• Dokümanlar

Son Haberler

Vefat Yıldönümü

HZ. MEVLANA DA TASAVVUF DA YETERİNCE BİLİNMİYOR

29 Nisan 2007
Tasavvuf ehli bir çevrede yetişen ve Dünya’da ve Türkiye’de İslam Ekonomisi sahasında bir otorite olarak, sizce tasavvufun çağrısı nedir? Tarihte ve günümüzde nasıl bir misyon üstlenmiştir?

Prof.Dr. Sabahattin Zaimoğlu: Efendim, evvela teşrif ettiğiniz için ben de size teşekkür ederim. Cenab-ı Hak hayırlı işlerinizde muvaffak kılsın sizleri inşallah.

Efendim, tasavvuf hakkında soru sordunuz. Evvela şunu arz edeyim ki, ben bir ilahiyatçı değilim profesör olarak. Ben bu sahada, amatör bir münevverim yani. Dolayısıyla sözlerimi de, o çerçeve içinde değerlendirmek gerekir. Tabii işin uzmanlarının değerlendirmeleri farklı olur.

Ama bendenizin, görebildiğim ve bilebildiğim kadarıyla; tasavvuf, hakikat-marifet safhası şeriattan sonra başlar. Yani İslam’da önce şeriat vardır. “Şeriat olmadan tasavvuf olmaz.” denilir. Şeriat nedir; o da İslam’ın hukuki kaideleri, temel kuralları…

Dolayısıyla tasavvuf, şeriatın, İslam hukukunun, İslam’ın ana kaidelerinin, yani; Kur’an, Hadis, İcma-ümmet, Kıyas-ı Fukâha gibi temel kaynaklarının, basit bir tabiri ile gönle ve kalbe inen yolları olarak da, tabir edilebilir.

Bunu şöyle bir misalle de ifade edebiliriz. Osmanlı Devleti bir İslam devleti idi. Adı İslam değildi ama İslam üzerine müesses idi. Fatih’in dediği gibi; “Bizimkisi bir kuru kavga değil, biz İ’lay-ı Kelimetullah için çarpışıyoruz.” (Allah’ın ismini yüceltmek için) demişti.

Bu devlette, Fatih zamanında, üç tane lider görüyoruz. Bunların üçü birbirinden bağımsız çalışıyorlar. Ama hiç biri, birbirine müdahale etmiyordu. Biri Fatih Sultan Mehmet Hazretleri, sultan; siyasi iktidarın, dünyevi gücün sahibi. Onun yanında Molla Gürani Hazretleri var. Molla Gürani de kadı; şeriati temsil ediyor. Ama onun yanında bir de Akşemsettin Hazretleri var. O da işte tasavvufu, gönül dünyasını temsil ediyor.

Şimdi bunlar gönül dünyasının insanları, kalbe giden yollarla meşgul olan insanlar. Nedir bunun sebebi? Bendenizin anlayışına göre şu:
\r\nBir Müslüman, bir mü’min, İslam’ın bütün hükümlerini, farzlarını vaciblerini sünnetlerini yerine getirdikten sonra, hala daha tatmin olmaz, ve gönül dünyasında, Cenab-ı Hakka daha da yakınlaşmak isterse, bir takım yollar aramaya başlar. İşte bu sebepler tasavvufu lüzumlu hale getirir. O yollarla, Cenab-ı Hakka daha yakînen vasıl olma imkanları aranır.

Ama şimdiki durum hakikaten farklı. Dikkat ederseniz, şimdi tasavvuf ehli İslam’ın muhafazası görevini üstleniyorlar.

Prof. Şerif Mardin’in bir İslam tasnifi (sınıflandırması) vardır: 1- Halk İslamı, 2-Münevver (Düşünür, aydın) İslamı diye…

İşte bu halk İslam’ını bugün, belki bu tasavvuf ehli temsil ediyor. Nitekim, münevver İslam’ının kaybolduğu yerlerde, yani; münevverlerin İslam’ı kaybettiği, terk ettiği yerlerde, halkın İslami hüviyetinin muhtevasını bu tasavvuf ehli yürütüyor. Balkanlara gidiniz, Balkanlardaki İslami hareketlerin hepsinin temelinde geçmişteki tarikatlar vardır.

Yani, Orta Asya’da da bakıldığında durum aynı. Türki Cumhuriyetlerde; Özbekistan’da, Türkmenistan’da, Kazakistan’da, Tacikistan’da, hepsinde, Komünizmin hakim olduğu en şiddetli zamanlarda dahi bu tarikatlar kapanmamış, ayakta kalmayı başarmış.

Özbekistan’da Semarkand’a Buhara’ya gittiğimiz zaman, bir arap medresesi vardı. Bu Hz. Abasın (ra) torunlarına dayanıyor, onlar kurmuşlarmış. Dua etmişler; “Ya Rabbi, buraları ila ‘yevmil kıyame muhafaza et’ (kıyamet gününe kadar) diye. Stalin zamanında dahi bu medreseler açık kalmış. Ve Orta Asya’daki din ulemasının tamamı buralardan yetişmişler.

Görülüyor ki, bu tarikatlar, halkın İslam’ı yaşamasında etkin rol oynamış. Benim görebildiğim, halkın İslam’ı muhafazasında asıl temel bu unsurlardır. İşte tasavvuf, bu tarikatların ilmi olarak ifade edilmesidir. İslam’ın temadisini ve devamını sağlamak için tasavvuf, daima akıp giden bir kaynak olmuştur diyebiliriz.

Efendim, tasavvuf bu olursa, Mevlana Hazretleri de bunun dışında bir şey söylemiş olamaz herhalde. İnsanlığın, hemen her kesiminden, Amerika’da, Avrupa’da ve ülkemizde, halktan olsun entellektüel kesimden olsun, Mevlana’ya karşı büyük bir ilgi var. Bu sevindirici bir gelişme. Ancak, sanki Mevlana Hz. tasavvufun dışındaymış gibi tasavvufla pek de ilgilenmeyen bir kesim, ona yöneliyor. Bu ilgiyi nasıl açıklarsınız?

S. Zaimoğlu: Efendim, evvela bu Allah’ın ona bir lütfu diyelim. Ama tabii bunun bir de sosyolojik izahları olabilir. Halkın onu algılamasının üstünde ve dışında muazzam bir Mevlana var, derinliğe hitap eden.

Rahmetli Nurettin Topçu, benim Felsefe hocamdı, Vefa Lisesi’nde. Hayatının sonlarında, hastanede Şadi Pehlivanoğlu ile vefatından beş-on gün evvel, ziyaretine gittik. Bize bir saat kadar konuştu. Kayıt için teyp almadığıma hala üzülürüm, yanarım. Bir nevi vasiyetler gibi fikirler beyan etti. Orada şunları söyledi:

“Artık ben bu dünya ile irtibatımı kestim. Bu şehirler, insanlar, kasabalar, beni hiç ilgilendirmiyor. Bu küçücük evler, çocuk oyuncakları gibi geliyor bana. Ben ruh alemini, dünyasını özlüyorum. Onlarla ilgileniyorum. Allah’ın yarattığı tabiatı, ormanları özlüyorum. Şimdi anlamaya başladım, Mevlana’yı burada. O, bir zirve imiş, dağ imiş” dedi. “O Kantlar, Dekartlar vadideki çok cüce tepelermiş, Mevlana’yı şimdi daha iyi anlayabiliyorum.” demişti.

Mevlana’yı bir böyle idrak etmek var, bir de öyle idrak etmek var. Gerek Amerika ve Avrupa’da, gerekse ülkemizde, sizin belirttiğiniz şekilde, Hz.Mevlana’ya yoğun ilgi sahibi olanlar, Mevlana’nın muhtevasını İslami derinliğini idrak edecek, ne seviyede, ne de durumdalar zaten.

Tasavvuf ehlini tanıyıp bilinçli sevebilmek için tasavvuf ehlinin merhaleleri hakkında bilgimizin olması lazım. Ancak o zaman onları anlayabiliriz. Yoksa, Mevlana hakkında yapılacak açıklamalar çok sathi kalır. Bu gün, zaten yapılanlar basit sathi değerlendirmelerdir. Onun özüne inebilmiş değiliz, değillerdir. Çünkü İslam hakkında da, tasavvuf hakkında da o bilgilerimiz yeterince yok, diye düşünüyorum.

Mesela, Mevlana Hazretlerinin ‘kolaylaştırınız zorlaştırmayınız, sevdiriniz nefret ettirmeyiniz’ hükmüne uygun bir yaklaşım tarzı da söz konusu. Hani ‘ne olursan ol gene gel’ tarzında bir çağrısı var. Onu da yanlış anlıyorlar, tefsir ediyorlar tabii.

Ama orada bir müsamaha, Cenab-ı Hakk’ın affedici sıfatının belki bir yaklaşım tarzı olarak ifadesi var. O da bugünkü insanlara günahkar insanlara cazip geliyor. Hiç olmazsa korkusunu azaltıyor. İnsanlar günahkar olduklarının idrakındadır ama onu itiraf etmek istemez. Vicdanında bir üzüntü vardır. Mevlana’nın, Allah-u Zülcelal’e ait olan o affedici, merhamet edici sıfatını vurgulaması da insanlara bir ümid veriyor.

Yani insanlara Allah’ın cemal sıfatı ile yaklaşmak gerekiyor. Peki, hocam sizin tecrübelerinize göre, Mevlana Hazretlerinin bu yaklaşımını, insanlara doğruyu ve güzeli sunarken, günümüzde nasıl pratiğe dökebiliriz?

S. Zaimoğlu: Bu gün İslam’ın en büyük düşmanı cehalettir. Yani, ne Müslümanlar İslam’ı tam biliyor, ne de gayr-i müslimler İslam’ı tam bilebiliyor. Cehaletten doğan bir korku var tabii. Bir ürküntü var da kaçış oluyor. Bu gün şimdi, İslam’a karşı olan çevrelere bakarsak, bu adamların büyük bir çoğunluğu herhalde kafir değil, sorarsan. Dinsiz de değil. Ben de Müslüman’ım diyor. Ama İslam’ı bilmiyor. Tabii bilmeyince, doğal olarak da doğru değerlendiremiyor.

İslam dışındaki çevrelerin de İslam hakkında hiçbir fikirleri yok! Onlar da İslam’ı, Müslümanları, kendi medyalarında, tarihlerinde, kendi kiliselerinde, o resmedilen, o haçlı karşıtı; barbarlar, caniler, öteki dünya insanları şeklinde vehmediyorlar.

O zaman da korku ile karışık bir nefret duyuyorlar. Çünkü yanlış öğrenmişler, yanlış algılamışlar. İslam onlara antipatik geliyor. Bizim de görevimiz onlara İslam’ı açmak olacaktır. Onlara Mevlanaca İslam’ı sevdirmek olacaktır. İslam’ın güzelliklerini göstermek olacaktır. Allah’ın affedici, mağfiret edici tarafını onların önüne koymak gerekecektir.

Her insanın bir rahmani, bir şeytani tarafı vardır. Mutlak kötü, mutlak iyi insan olmaz. Yani değişken bir haleti ruhiye söz konusudur. Dolayısıyla bizim İslam’ı sevdirici yaklaşmamız lazım. Hz.Mevlana’nın bu tarafından da istifade edebiliriz.

Hocam Mevlana Hazretlerinin yaklaşımının temelini ve çıkış noktasını; ilahi sevgi ve merhamet oluşturuyor, diyebilir miyiz?

S. Zaimoğlu: Elbette, buyurduğunuz gibi Hz.Mevlana’daki en önemli hadise aşktır. Aşk-muhabbet, yanıyor, volkan halinde tutuşuyor, diyor. Zaten imanı olmayan bir kimsede aşk olmaz diyor. Aşk olunca, o vakit o yanıyor da yakıyor da.

Mevlana’da en önemli husus, gönüllere hitap etmesidir. Onun için rahmetli Mehmet Kaplan, öyle derdi. İdeolojiler, dünya görüşleri, fikirle yayılmaz. Gönülden girer, kalpten girer. Şiirle, sanatla, kalbe hitap eden metotlarla girer.

İnsanlar bir şeyi sever benimserse sonra çalışır, fikrini öğrenir. Komünizm’i komünistler de, tiyatrolarla, sinemalarla, şiirlerle yaymaya çalışmışlardır. Önce edebiyat sahasına el atmışlardır. Mecmualarla, şiirle, musikiyle, edebiyatla gençlere hulul etmeye çalışmışlardır.

Bunun için biz de İslam’ı gönüle hitap eden konularla insanlara sunmalıyız. İnsan gönlüne bir şey yazılırsa, artık o fikirler kolay değişmez. Fenerbahçeli bir şahsı, fikirle Galatasaraylı yapabilir misiniz yani? Çünkü bağlılığı fikirle değildir ki, gönüldendir. Dolayısıyla insan, gönlünden bağlanmışsa, oradan devam eder. Öyleyse İslam’ı gönle nakşetmek lazım. Tasavvufun da, Mevlana’nın da yolu budur zaten.

S.KARAKAŞ - D.E. AHMEDOĞLU
Gülistan Dergisi