• Dokümanlar

Son Haberler

Vefat Yıldönümü

Türkiye''nin Yirminci Yüzyılı Kısım 2 Bölüm 2

Türkiye ile

İslâm Ülkelerinde Sanayileşme Çabaları ve Ticarette İşbirliği İmkânları

 

 

Son on yıl içinde İslâm ülkeleri arasında iktisadî işbirliği hızlanmıştır. Türkiye yönünden bu işbirliği RCD ile başlamış ve OIC’ye ve İslâm Kalkınma Bankası’na üye olmasıyla gelişmiştir. 57 İslâm ülkesinden 10’u OPEC üyesi petrol üreten ülkeler olup geniş bir yatırım ve tüketim potansiyeline sahiptir ve çoğu Türkiye’nin komşularıdır. İmalat ve inşaat sanayiinde ve gıda maddeleri üretiminde ihracat potansiyeli olan Türkiye’nin, bu yatırım ve tüketim pazarlarına girme imkânı vardır ve son beş yılda inşaat sektörü, son altı ay içinde ise sanayi ve gıda mamulleri ihracatçıları tarafından bu imkânlar zorlanmaya başlamıştır.

Bu on OPEC ülkesinden Suudi Arabistan, Kuveyt ve Libya’nın tüketim maddeleri talebi, bir nevi reeksport kabiliyetleri sebebiyle kendi nüfusunun talep kapasitesini aşan bir özellik arzetmektedir. Suudi Arabistan’da Cidde, Mekke ve Medine’nin hac ve umre merasimleri dolayısıyla, Libya’da Trablusgarp’ın Orta Afrika’nın limanı olması sebebiyle, buralara sevkedilen mallar diğer İslâm ülkelerine akmaktadır. Kuveyt’in ticari alandaki becerikliliği ile reeksport kabiliyeti yüksektir.

Bu bildiride 3 konu üzerinde durulacaktır:

• Türkiye’nin kısa ve uzun vadede ihracatını artırıcı tedbirler,

• Uzun vadeli tedbirler içinde sanayi, ticaret ve finansman alanında işbirliğini artırmak için gerekli çalışma sahaları,

• İslâm ülkeleri arasında işbirliğini engelleyen faktörler.

1980-1981 yılında Cidde, Melik Abdüllaziz Üniversitesinde misafir profesör olarak bulunmam sebebiyle görüşlerim bir kısım şahsi müşahadelerime dayanmaktadır:

Ticari ilişkilerin en üst siyasi düzeyden başlatılması lâzımdır. Suudi Arabistan Kralının İngiltere, Fransa ve İspanya’ya davetinde misafir heyeti 1981 Haziranında görülmemiş merasimlerle karşılama hususunda Batılı ülkelerin birbiriyle yarışması bunun bir örneğidir. Bu ziyaret sırasında bir televizyon mülakatında İngiliz Ticaret Bakanının cevabı örnektir.

(Soru: Bu ziyaretin ticari ilişkilerimiz üzerinde olumlu etkileri olacak mıdır? Cevap: İki ülke arasındaki ticari ilişkilerin gelişmesi, en üst düzeydeki siyasi ilişkilerin gelişmesinin tabii bir sonucu olarak ortaya çıkar.)

Buradan bizim için çıkacak ders şudur: OPEC ülkeleriyle ve en başta Körfez ülkeleriyle siyasi ilişkileri hızla geliştirmek için üst düzeyde karşılıklı ziyaretlerle uygun bir ortam hazırlamak gerekir. Son yıllarda Pakistan bu yönde çaba göstermiş ve başarılı olmuştur.

9-11 Eylül 1981’de Kuveyt Emiri’nin Türkiye’yi ziyareti, Türkiye yönünden güzel bir başlangıçtır. Bu gibi ziyaretlerin çok sıklaştırılması gerekir ve genel ortam bizim için buna uygundur. Suudi Arabistan, bugün dünyanın önemli bir finans merkezidir. Bu ülkeye her gün Japon Kralından İngiltere Kraliçesine, Fransız Cumhurbaşkanından Alman Başbakanına kadar üst düzeyde siyasi misafirler gelir, gider. Türkiye, komşu İslâm ülkeleri liderlerini davet ve ziyaret hususunda ağır davranmış, ihmal göstermiştir. Sayın Başbakan Ulusu’nun İran-Irak sorununa iyi niyet heyetinde aktif görev alması olumlu bir davranış olmuştur. Ancak devlet reisleri düzeyinde başlayan direkt ilişkilere ihtiyaç vardır.

Körfez ülkelerinde piyasa ekonomisi hakimdir. Rekabet şiddetli olduğundan ülkelerin müteşebbisleri toplu, koordineli ve organize halde piyasaya girmektedir. 1981’in şu son aylarında Türk müteşebbislerinden Cidde piyasasına gelenler çoğalmıştır. Ancak müteşebbisler münferit, birbirinden habersiz gelmektedir. Herbiri ayrı temsilcilik kurmaya çalıştığından masrafları çoğalmakta, bazan da farkında olmadan birbiriyle rakip duruma düşmektedirler. Halbuki piyasa hacmi geniştir. Bizim müteşebbislerimizin hepsi birleşse, talebin ancak bir kısmını karşılayabilir. Cidde’de, Çin, Kore, İspanya gibi ülkeler ticaret merkezleri kurmuşlardır. Türkiye’nin çok çeşitli bölgelerde (Cidde, Kuveyt, Trablusgarp, Bağdat gibi) birer ticaret merkezi kurması gerekir. Model olarak, özel ve kamu sektörünün hissedar olduğu bir pazarlama şirketi düşünülebilir. Merkezin başında Arapça ve İngilizce bilen, mahalli piyasayı tanıyan tecrübeli yöneticiye maaş-prim verilir. Bu şirkette müteahhitler, tüccarlar ve sanayiciler gruplar olarak yer alır. Mesela, Koç ve Sabancı Holding gibi Türkiye iç piyasasındaki rakiplerin bu pazarlama şirketinde birlikte mücadele vermesi gerekir. Batı bunun örneklerini vermiştir. Almanya’da rekabet halindeki ilaç sanayii İstanbul’a birleşik ilaç sanayii olarak gelmiştir. Pazarlama şirketi Suudi Arabistan piyasasını devamlı tarar, ihaleleri takip eder, ilgili firmaları vaktinde haberdar ederek devreye sokar, onlara temsilcilikler bulur, vs. Yönetim tarzı itibariyle bu ülkelerde şahsi dostlukların büyük ve müsbet rolü vardır. Daimi temsilcilik bu imkânları sağlayabilir.

Sektörler olarak su, meyva suları, gıda maddeleri, et, taze meyve piyasaları bazı şartların yerine getirilmesi halinde uygundur. Suudi Arabistan’da su pazarına girmekte henüz vakit geçmiş değildir. Genellikle tatlılaştırılmış deniz suyu, kullanma suyu olarak, tavsiye edilmiş kuyu suları da içme suyu olarak kullanılmaktadır. Fakat şişe sularına talep yine de yüksektir. Ciddi ve büyük bir teşebbüsün bu işe el atması başarılı sonuç verebilir.

Meyve suları, taze meyve ve gıda pazarı da müsaittir. Ticaret merkezi uygun kanalları bulup, referansla iyi temsilciliklerin seçilmesinde yardımcı olabilir. Çünkü, Suudi Arabistan’da ticaret kesiminde yabancı sermayeye izin verilmez. Bir Suudi Arabistanlı firma ile iş yapmak gerekir. Bu seçimin çok dikkatli ve isabetli yapılması lâzımdır. Ticaret merkezi bu fonksiyonu yapabilirse başarı sağlanır. Sanayi ve inşaat kesiminde yabancı ortaklık söz konusudur.

Müteahhitlik sahasında İslâm ülkelerinde ikisi kamu kuruluşu olan 65 firma tarafından yaklaşık 9 milyar dolara varan iş alınmıştır. Firmalardan 34’ü Libya’da, 14’ü Suudi Arabistan’da, diğerleri Irak, Kuveyt, Abudabi ve Ürdün’de çalışmaktadır.* Bu alanda;

a) Müteahhit firmalar arasında koordinasyonun artırılması,

b) Teminat mektubu vs. gibi finansman kolaylıkları sağlanması, firmalarımızın iş alabilmesi için gereklidir. Başlangıçta proje ve kontrol firmaları olarak girmek uzmanlarca tavsiye edilmektedir. Fakat, taahhüt işinden sağlanacak işveren döviz geliri, vergi çıktıktan sonra % 3.5 civarında olup çok cüzidir, inşaat sektörünün esas faydası dolaylıdır: 1) Türk işçisine iş sağlamak, 2) İnşaat malzemesini ihraç etmek, 3) Karşılıklı teknoloji transferinde aracı olmak. İnşaat sektörü işgücüne iş sağlama alanında başarılı olmuştur. Bölgedeki işgücünün % 60’ı Türk firmalarınca istihdam edilmektedir. Ancak, malzeme ihracında henüz başarılı değildir. Halbuki döviz geliri yönünden, aslan payı malzemededir. Bunun için;

a) Devletin fiyat rekabetini sağlamak yönünden gerekirse sübvansiyona başvurması,

b) Türkiye’den malzeme tedarikinin koordine edilmesi. Bilhassa kamu kesiminden demir-çimento ihracında bürokratik engellerin ve zaman kaybının önlenmesi için müteahhit karşısında tek bir muhatap bulundurup, onun  aracılığıyla ihtiyaçların süratle sağlanması ya da büyük dış pazar merkezlerinde (Trablusgarp, Cidde gibi) demir-çimento vb. depolama merkezi kurarak Türk müteahhidine mahallinde ve anında mal arzının sağlanması.

Fiyat rekabeti ve tedarik kolaylığı sağlanamazsa ve malzeme talebi dış pazardan sağlanırsa, müteahhitlik faaliyetinin sadece işçiliği ve hamallığı bizde kalmış olur.

Bugün sanayi mamullerimiz için en büyük ihraç pazarı dışarda iş almış olan kendi müteahhitlerimizdir. Bunların sağlayacağı ihraç potansiyeli, bütün dış ticaret hacmimize eşdeğer olur ve dış ticareti 2 misline çıkarabilir. Üstelik alıcı da yabancı firma yerine kendi firmamız olur. Bu sebeple son aylarda, Türk müteahhitlerinin büyük işler aldığını gören, batılı sanayicilerin malzeme pazarını elinde tutabilmek için, Türkiye’de inşaat malzemesi yatırımlarına, işbirliğine veya ortaklığına girme teşebbüslerinde bulundukları görülmektedir.

Sınai ihracat potansiyelimizin artırılmasında en büyük müşterinin dışarda iş alan müteahhitlerimiz olduğunun bilincine varmalı ve belirtilen tedbirlerin ve benzerlerinin alınmasında acele etmeliyiz. Zira Ortadoğu’da iş alan yabancı firmalar, projelerini detayıyla, prefabrik modele göre kendi ülkesinde plânlamakta, mermer kaplamadan pencere pervazına, camdan kapısına kadar bütün malzemeleri vagonlarla ülkesinden gemilere yükleyip treylerle inşaat mahalline getirmekte ve numarasına göre yerine yerleştirmektedir.

Türkiye’nin Ortadoğu İslâm ülkelerine ihracatı 1980’de 560 milyon dolardır. 130 milyon dolar Irak’a, 103 milyon dolar Suriye’ye, 85 milyon dolar İran’a, 60 milyon dolar Libya’ya, 50 milyon dolar Kuveyt’e, 48 milyon dolar Ürdün’e, 43,5 milyon dolar Suudi Arabistan’a, 20 milyon dolar Mısır’a ve 13 milyon dolar Tunus’a ihracat yapılmıştır.

Türkiye’nin Ortadoğu ülkelerindeki ithalat payı 1980’de % 11 civarındadır. 1982’de % 25’e çıkması beklenmektedir. İhracatta 1980’de tarım ürünleri payı % 57.4’ten 1981’de % 49,5’e düşerken, sanayi ürünleri payı % 34,7’den % 45,8’e yükselmiştir.

Bankacılık hizmetlerinin ve finansman imkânlarının geliştirilmesi için uzun vadeliler yanında kısa vadeli tedbirlere ihtiyaç vardır. Mesela, Suudi Arabistan Merkez Bankasının (Saudi Monetary Agency)(SAMA) İş Bankasını, teminat mektubu kabul edilecek bankalar listesine katması bu yönde atılmış başarılı bir adımdır. Türkiye’ye para transfer işlemleri konusunda belirli bankalarla anlaşmalar yapılmak zorunludur. Mesela İş, Yapı ve Kredi, Vakıflar, Anadolu Bankası, Bank El Cezire ile anlaşma yapmıştır. 10 günde direkt para transferi sağlamaktadırlar. Bu yapılmadığı takdirde para transferi Amerikan, İngiliz veya Fransız bankaları aracılığıyla o ülke üzerinden yapılmakta ve süre 2 ayı bulmaktadır. Hisarbank’ın Kuveyt’te şube açması teşebbüsü bu alanda olumlu bir adımdır.

İslâm ülkelerindeki işçilerin tasarruf gücü Batı Avrupa’dakilere kıyasen 3-4 kat daha yüksektir. Çünkü buradaki işçiler bekardır, yanlarında aileleri yoktur. Kendilerine genellikle lojman ve yemek verilmektedir ve tüketim imkânları çok sınırlıdır. Elde ettikleri gelirin bazen % 90-95’ini tasarruf etmek imkânına sahiptir. Bu tasarruf gücünü değerlendirici anlaşmaların gecikmeden arttırılması gerekir. İslâm ülkelerinde çalışan işgücünün Sosyal Sigorta kapsamına alınması yolundaki teşebbüs de olumlu bir girişimdir. Suudi Arabistan, Libya, Irak, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi OPEC ülkelerine İş Bulma Kurumu aracılığıyla giden işçi sayısı 110 bini bulmaktadır. Bu sayının iki yılda 300 bine çıkması umulmaktadır. Libya hariç hiçbirisiyle sosyal güvenlik sözleşmesi yoktur. Hazırlanan tasarıya göre 506 sayılı Kanunda yapılacak değişiklikle, sigorta primleri işveren tarafından bizzat SSK’ya yatırılacak ve işçi ve buradaki ailesi bütün risklere karşı SSK haklarının hepsinden faydalanacaktır (hastalık, iş kazası, analık vs.). Ankara merkezi, işçi mübadelesi ve sosyal güvenlik konusunda çalışarak bir sosyal güvenlik modeli geliştirmektedir. İslâm ülkelerinde çalışan işgücünün çeşitli konularına eğilerek, ilgili ülkelerin mevzuatına uygun tedbirler üzerinde düşünmek gerekir. Kore firmalarının askerlik hizmetine sayılmak üzere düşük ücretle işçi çalıştırmaları inşaat sektöründe durumlarını kuvvetlendirmiştir. Bizim de Kore örneği ve bedelli askerlik ilkesi dikkate alınarak belirli şartlarda askerlik hizmetine sayılacak şekilde işgücüne hizmet arzı imkânları üzerinde düşünülmesi akla gelen bir husustur. Bu konunun fizibilitesinin incelenmesi bir teklif olarak ileri sürülebilir.

Uzun vadede en önemli husus işbirliğini engelleyici konuların giderilmesidir. Bunların önemlileri şunlardır:

1. Alt yapıya ilişkin faktörler

a) Ulaşım güçlükleri, liman, depolama, güçlükleri,

b) Haberleşme güçlükleri,

2. Kurumsal faktörler

a) Finans,

b) Pazarlama,

c) Teşvik, araştırma, servis hizmetleri.

3. Yapısal faktörler

a) Milletlerarası ekonomiye sanayici ülkelerin egemenliği

b) Üretimde benzerlik,

c) Tarihi sömürgecilik gelenekleri, bunların toplumdaki kalıntıları.

4. Siyasi faktörler

a) Siyasi uyuşmazlıklar,

b) Sınırlayıcı ve çelişkili uygulamalar

(İktisadi, mali, nakdi, ticari, dış ticaret, yatırım siyasetlerinde) ortak çabaları baltalıyor.

5. a) Kültürel alanda işbirliği yapılamayışı, kültür emperyalizminin ayırıcı etkileri,

b) İslâmi bilinçlenmede zaaf,

c) Lisan-dil-anlaşma güçlüğü.

Bu engelleri gidermek için İslâm ülkeleri dezorganize, dağınık durumdan kurtularak işbirliğini sağlayıcı organlar kurmaya başlamışlardır. Bunların başlıcaları;

1. OIC (İslâm Ülkeleri Konferansı)

2. IDB (İslâm Kalkınma Bankası)

3. İslâm Ticaret Odaları, Sanayi ve Borsalar Birliği (Karachi),

4. Teknik ve Mesleki Eğitim Merkezi (Dakka),

5. İslâm Ticaret Merkezi (Fas-Tanca),

6. İstatistik İktisadi ve Sosyal Araştırma ve Eğitim Merkezi (Ankara),

7. İslâm Tarih, Sanat ve Kültür Merkezi (İstanbul),

8. İslâm İlim, Teknoloji ve Gelişme Vakfı (Cidde).

Bu kuruluşlar aracılığıyla çeşitli alanlarda işbirliği faaliyetleri hızlanmıştır:

1. Zirve konferansları

2. Dışişleri Bakanları toplântıları

3. Merkez Bankası guvernörleri toplântıları

4. Para otoritelerinin toplântıları

5. İstatistik merkezlerinin toplântıları

6. Gıda-tarım komitesi toplântıları

7. Müşterek yatırımlar komitesi toplântıları

8. İktisadî-teknik konularda bakanların toplântıları,

9. Yıllık ticaret fuarları.

Bunların dışında özel organlar arasında;

1. İslâm Bankaları Birliği (Kahire-Cidde),

2. Rabıtatül Alemi İslâm (Mekke)

3. Mutemerül Alemi İslâm (Karachi) sayılabilir.

İslâm Bankalar Birliği ve üniversiteler tarafından 1981’de Kıbrıs Türk kesiminde Lefkoşe’de Milletlerarası İslâm Banka ve Ekonomisi Enstitüsü kurulmuştur. IDB içinde de 1981’de bir iktisadi araştırma enstitüsü kurulmuştur. Her iki kuruluş aralarında işbölümü ve işbirliği yapacaklardır.

Ayrıca kültürel alanda hicretin 15. yüzyılını kutlama programları yapılmaktadır.

Ayrıca İslâm Birliğine tekaddüm eden devrelerde petrol üreten çeşitli İslâm ülkelerinde, İslâm ülkelerini finanse etmek için çeşitli yardım fonları kurulmuştur. Suudi Arabistan Yardım Fonu, Kuveyt Yardım Fonu, Abudabi Yardım Fonu, Irak Yardım Fonu vb. gibi.

Uzun vadeli tedbirler içinde tarım, sanayi, ticaret ve finansman alanında işbirliğini arttırıcı tedbirler üzerinde halen çalışılmaktadır. İslâm ülkeleri ve tahsisen OPEC ülkeleri ile ortak yatırım projeleri geliştirip uygulamak, Türkiye’nin sanayi potansiyeli ile OPEC ülkelerinin finans ve pazar potansiyelini birleştirmek suretiyle yararlı sonuçlar sağlayabilir.

Türkiye-İran ve Pakistan’ın RCD çerçevesi içinde başlattığı bu model OPEC ülkeleri ile çok daha iyi gelişebilir. Bu konuda sınai potansiyeli olan Mısır, Pakistan, İran, Cezayir gibi ülkelerle yatırım gücü olan ülkeler arasında makro seviyede bir çalışmaya ihtiyaç vardır ve OIC çerçevesinde beş konuda üç organ tarafından çalışmalara başlanmıştır:

1. İslâm ülkelerinin sınai potansiyelini ve yapısını incelemek, aralarında işbirliğini sağlamak için ulusal seviyede ve bölge seviyesinde gelişme imkânlarını araştırmak,

2. Müşterek yatırım projeleri geliştirip uygulamak,

3. Yatırım garantisi sağlamak,

4. Anlaşmazlıkların halli için bir organ kurmak.

Bu konularda OIC tarafından Ankara İktisat ve Karachi Ticaret Odaları merkezleri ile IDB görevlendirilmiştir.

1. Birinci konu ile ilgili olarak Ankara merkezinin 5 yıllık çalışma programında şu konular vardır:

a) İslâm ülkelerinin sınai yapısını ve gelişme imkânlarını incelemek;

b) Sanayileşme plân, program ve politikalarını incelemek;

c) Yatırım faaliyetleri, politikaları, mülkiyet durumu, uluslararası uzmanlık ve danışmanlık hizmetleri ve teknoloji transferi konularında inceleme yapmak;

d) Finansman, ihtiyaçlarını, potansiyelini ve teşvik imkânlarını, sermaye birikimi potansiyelini incelemek;

Bu konularda Ankara merkezi IDB ve UNIDO ile işbirliği yapacaktır. Bu hususlarda IDB içinde yeni kurulan İktisadî Araştırma Enstitüsü görev alabilir.

2. Müşterek Yatırımlar Komitesi

10. Dışişleri Bakanlar Konferansı tarafından tavsiye edilerek kurulan müşterek Yatırımlar İstişare Komitesi ilk toplântısını Eylül

1980’de Cidde’de yapmıştır. Bütün iktisadi kesimlerde ortak projeler ve yatırımlara girişilmesi tavsiye edilmiştir.

a) Tarım ve gıda üretimi alanında (gıda maddeleri üretimi, canlı hayvan, tavukçuluk, balıkçılık, süt mamulleri, yem, tohum ıslahı, araştırma ve zirai eğitim).

b) Sanayi (gemi inşa, ulaşım vasıtaları, yedek parça, mühendislik malzemeleri, inşaat malzemeleri, kimyevi maddeler, gübre, petrokimya, elektronik, tekstil, ilaç üretimi ve tıbbi cihazlar).

c) Ticaret, programlama, araştırma;

d) Hizmetler (turizm, bankacılık, sigorta, yönetim ve istişare hizmetleri).

e) Altyapı (elektrifikasyon, sulama) realizasyonu için gerekli organın kurulması.

Bu konuların takibi için Dışişleri Konferansı IDB’yı ve İslâm Ülkeleri Odalar Birliğini görevlendirmiştir.

f) OIC genel sekreterliği işbirliği yapılacak bütün sektör isimlerini üye ülkelere sirküle etmiş ve katılma niyet ve arzularını bir raporla bildirmelerini istemiştir:

Ülkeler, hangi şekilde ortak yatırımlara katılacaklarını;

• Fiziki girdiler (hammadde, ara ve nihai mamuller, fabrika, makine ve yedek parça),

• Teknik ekspertiz,

• Potansiyel teşebbüs mahallen,

• Özel tercihler ve finansman konularındaki durumlarını ve katılma şeklini (ortaklık, üretime iştirak, ihracat konusunda muafiyet ve imtiyazlar, ihracat kolaylıkları ve benzeri) hususlardaki durumlarını bildireceklerdir. Gelen cevapların değerlendirilmesi alt sektörlere göre incelenmesi hususunda İstişare Komitesi, IDB, Ankara Merkezi ve Karachi Odalar Birliği Merkezini birer  rapor yazmakla görevlendirmiştir. Bu raporlar istişare komitesinin gelecek toplântılarında incelenecektir. Gelecek taleplere göre, mevcut finansman imkânlarının dağılım şeklinin etüdü gerekmektedir.

3. Yatırım Garantisi

Üçüncü Zirve Konferansında, yatırımların teşvik, himaye ve garantisi için OIC’ye bağlı bir İslâmi organ kurulması kararlaştırılmış. Dışişleri Konferansında bu karar onaylanmıştır. Bu organ yatırımların, terasların ülkelerinde sigorta edilmesini deruhte edecektir. Bu husus anlaşma ‘metnine ve İslâmi esaslara uygun olacaktır.

4. Uyuşmazlık Komitesi

Zirve Konferansında, uyuşmazlıkların çözümü için bir komite kurulması da kararlaştırılmıştır.

5. Zirve Konferansında, bunlardan başka bir de, İslâm ülkeleri gemi sahipleri birliği kurulması da karara bağlanmıştır.

1. Uzun vadeli sanayileşme çalışmaları alanında şu hususların inceleme konusu olarak ele alınması yararlı ve hatta zorunludur.

a) Sanayileşme modeli olarak her ülke için kabulü zorunlu bir tek model üzerinde birleşmek şu aşamada şart değildir. Çünkü, İslâm ülkelerinin iktisadi ve siyasi rejimleri farklıdır. Ortak projelerde Japon modelinde olduğu gibi ileriye dönük karşılaştırmalı avantajlar teorisi esas alınabilir. Fakat uzun vadeli bir inceleme konusu olarak İslâm ekonomik modeli çerçevesinde, İslâmın sanayileşme modeli üzerinde çalışılırsa, projelerin seçiminde ortak ölçüler geliştirilebilir.

b) İslâm ülkeleri ulaşım kolaylığı yönünden bölgelere ayrılarak bölgeler itibariyle  sektörlerarası denge prensibi benimsenebilirse sektör tercihleri buna göre yapılır ve plânlama teknikleri buna göre düzenlenebilir.

c) Ortak bir otomotiv sanayii ve harp sanayii projesi üzerinde çalışılması ve fizibilite incelemeleri yapılması son derece gereklidir. Halen otomotiv projesiyle ilgili bir teklif IDB’de incelenmektedir.

d) Finansman kaynakları yönünden: IDB’nin kullandığı İslâmi finansman modelleri içinde en çok ortaklık (equity) sistemi kullanılmıştır. Kara iştirak sistemini (profit-sharing) geliştirici tedbirler alınmalıdır. IDB dışında özel sektör olarak kurulan ve İslâm bankaları birliği içinde teşkilâtlanan İslâm bankaları modeli geliştirilerek kara iştirak esasına dayalı finansman imkânlarıyla yatırımların teşvik edilmesi esası üzerinde durulmalıdır. 1981 Mayıs’ında Almanya’da Baden-Baden toplântısında İslâm Bankaları Birliğiyle Batı bankaları arasında yapılan sempozyumda bu konu tartışılmış, kara iştirak sisteminin Batı ülkeleri için dahi uygunluğu savunulmuştur.

e) İslâm ülkeleri arasındaki ortak tedbirlerde altyapı yatırımlarına öncelik verilmelidir. Ulaşım (kara-deniz-hava) ve telekomüni-kasyon (telefon-telgraf-teleks sistemi-posta) ilişkileri, İslâm ülkeleri arasında hızla geliştirilmelidir.

f) Plânlama modelleri, bölge ve şehir plânlamasıyla güçlendirilmeli, organize sanayi bölgeleri geliştirilmelidir. Bu  sahada çalışmalara ihtiyaç vardır.

g) Endüstriyel ilişkilerde sosyal adaleti sağlamak için İslâm ekonomik modeli içinde uygun bir sistemin geliştirilmesine çalışılmalıdır. Batı sendikacılık modelinin uygulandığı İslâm ülkelerinde de bu model pek başarılı olmamıştır.

h) Vasıflı işgücü, bilhassa az nüfuslu petrol üretici ülkelerde en önemli meseledir. Batı ülkelerine beyin göçü meselesinin tartışıldığı 1976 Riyat Teknoloji Konferansında İslâm ülkeleri arası bir İnsan-Bankası kurulması fikri benimsenmiştir. Halen OIC, Dakka merkezi ve Ankara Merkezi bu konu üzerinde çalışmaktadır.

i) Standardizasyon: Ortak yatırımların gelişmesi için, ilgili İslâm ülkeleri arasında standartlarda işbirliğine gidilmesi, sanayide işbirliği yönünden önemli bir husustur. TSE bu konuda öncülük yapmalıdır. Esasen TSE böyle bir kongreyi toplamak için teşebbüs halindedir.

j) Verimliliği artırıcı tedbirler yönünden İslâm ülkeleri arasında teknoloji transferine, “know-how” alış-verişine gidilmesi ve prodüktivite merkezleri arasında işbirliği yapılması gerekmektedir.

k) Teknolojik araştırmalarda işbirliğine gidilmesi de önemli bir konudur. TÜBİTAK’IN diğer araştırma merkezleri ile işbirliği imkânları araştırılmalıdır. Suudi Arabistan Araştırma Merkezi halen araştırma modellerini ABD’den yönetilen bilgisayar sistemine bağlamıştır. İslâm ülkeleri arasında işbirliğini çoğaltmak gerekir. Cidde’de bulunan İlim ve Teknoloji Araştırma Merkezi bu amaçla kurulmuştur.

1. Pazarlama konusu: Ortak yatırımlar pazarlama alanında işbirliği ile birlikte geliştirilmelidir. Bu alanda Ankara, Karachi ve Tanca araştırma merkezlerinin işbirliği içinde çalışmalarını geliştirmelerine şiddetle ihtiyaç vardır.

 

SONUÇ

 

İslâm ülkeleri arasında çeşitli kademelerde, çeşitli alanlarda teşkilâtlanma ve işbirliği çabaları başlamıştır. Yakın bir gelecekte bu alanda büyük gelişmeler olacağı ve Türkiye’nin de aktif bir rol oynayacağı kuvvetle ümit edilmektedir.

 

 

 

Türkiye’nin

Batı Dünyasına Müteveccih

Harici İktisadî Siyâseti*

 

GİRİŞ

Kıbrıs hâdisesinden sonra Batı dünyâsı tarafından Türkiye’ye uygulanan iktisadî ambargo ve baskı siyâseti, dış iktisâdi siyâsetimizi günün mes’elesi hâline getirmiştir. Cumhuriyet devrinde tatbik edilegelmekte olan Batı’ya müteveccih tek yanlı iktisadî siyâsetin yeniden gözden geçirilmesi, çok yönlü, şahsiyetli bir dış politika tâkîb edilmesi istikametindeki görüşler kuvvet bulmuştur.

Bir yandan ABD Türkiye’ye IMF (Milletlerarası Para Fonu) ve Dünyâ Bankaları yoluyla dış finansman yönünden ezici bir baskı yapar ve iktisadî siyâsetimize müdâhale ederken, diğer yandan AET (Avrupa Ekonomik Topluluğu) da Tekstil ihracâtımıza tahditler koymak, “T- şort”larımızın Avrupa piyasalarında pazarlanmasına karşı savaş açmak suretiyle, Türkiye’yi iktisadî sahada köşeye sıkıştırmağa çalışmaktadır.

Üyesi bulunduğumuz NATO (Kuzey Atlantik Poleti) Türkiye’ye baskı yaparak “Yunanistan’ın yeniden NATO üyeliğine” razı olmasını temine çalışırken, Yunanistan, Ege denizini Türkiye’ye kapamak ve Türkiye’yi Kıbrıs’tan çıkarmak için Batı dünyâsını tahrik etmektedir.

İsrail-Rum lobisinin ABD dış politikası üzerindeki çalışmalarıyla Türkiye üzerindeki iktisadî ve politik baskılar arttırılmaktadır.

Sebep bellidir. Türkiye siyâsî sahada Kıbrıs çıkartmasıyla, Orta-Doğu’da bir şahsiyet olarak ortaya çıkmış, iktisâden gelişmekte olan Petro-dolar zengini İslâm dünyâsı nezdinde bir itibar sağlamıştır.

İktisadî sahada ise ağır sanâyî hamlelerini hızlandırarak sınaî entegrasyonunu tamamlama ve iktisadî gelişmesinde Batı’ya olan bağlılığını azaltma yoluna gitmiştir.

Bu iki hareketi akim bırakma ve tesirsiz hâle getirme hususunda Batı’nın gösterdiği reaksiyon karşısında, Türkiye’ de bir yandan Doğu bloku ile, diğer yandan İslâm dünyâsı ile münâsebetleri geliştirme gayretleri hızlanmıştır.

Bu arada AET ile dondurulmuş olan münâsebetlerin yeniden bir düzene girmesi yolundaki çalışmalar da başlamıştır.

Bu yazımızda bilhassa AET ile olan münâsebetlerimizin Türk ekonomisi yönünden arzettiği önem dolayısıyla, bu konu ele alınarak Batı’ya müteveccih iktisâdı siyâsetimiz bu yönden incelenecektir.

 

TÜRKİYE’NİN BATI DÜNYÂSINA MÜTEVECCİH

HÂRİCİ İKTİSADÎ SİYÂSETİ ve AET İLE MÜNÂSEBETLERİ

 

I. Türkiye’nin haricî iktisadî siyâseti XVIII. asırdan beri tek istikâmette ve münhasıran Batı’ya müteveccih olmuştur. Bu münâsebetler, önce Fransa ile ve askerî sahada başlamış, bilâhare kültür ve eğitim sahasına intikâl etmiştir. Avrupa’dan getirilen hocalar ve oraya gönderilen talebelerle bu yakınlaşma hızlanmıştır.

1838 Türk-İngiliz Ticâret anlaşmasından sonra Avrupa’dan sınaî mamul ithalâtı hızlanmış, millî sanayinin kurulması engellenmiş, kurulanlar çökmüş ve iktisadî bünyemiz Avrupa ekonomilerinin hâkimiyetine girmeğe başlamıştır.

XIX. asırdaki istikrazlar, dış borçlar, Düyûn-ı Umûmiye Teşkîlâtı’nın kurulmasıyla millî iktisadî yapımızı Batı’nın murakabesine tabî kılmıştır. Sultan Abdülhamid devrinde dış borçların ödenmesi, bu külfeti hafifletmişse de, Sultan Abdülhamid’in halledilmesi sonucu İttihat Terakki devrindeki yönetim hatalarıyla Türkiye büyük kayıplara uğramış, parçalanmıştır.

İstiklâl harbinden sonra “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” parolasıyla Türkiye mevcut statükoyu muhafaza etme siyâsetini gütmüş, bunu sağlamak için çevresiyle ve Batı ile dostluk münâsebetlerini geliştirmiştir.

İktisadî gelişmemizi sağlamak için bir yandan Rusya ile işbirliği yapılmış, diğer yandan Avrupa ile münâsebetler geliştirilmiştir. Bu kaynaklarla sanayimizi geliştirmeğe çalışırken, kültür ve maârif sahasında Batı kültürünün tesir ve hâkimiyeti hızlanmıştır.

II. Dünyâ harbinden sonra, Anglo-Sakson dünyâsı ve bilhassa ABD ile münâsebetler hızla gelişmiş, Türkiye siyâsî, askerî, iktisadî, ve kültürel sahada Batı blokunun bir üyesi olmuştur. Bu durum, radyo ve televizyondan spor dallarına kadar Türkiye’nin Avrupa camiası içinde yer alması şeklinde bir gelişme kaydetmiş ve Türkiye tedricen Ortadoğu ve Asya’dan tamamen kopmuştur.

Hâlbuki Türkiye, dünyânın sür’atle gelişen iktisadî ve siyâsî bünyesi içinde, jeopolitik durumunun arzettiği önem bakımından çok yönlü bir siyâset takibine mecburdur. Buna rağmen bu dengenin sağlamasında başarılı olunamamıştır.

II. İkinci Dünyâ Harbi’nden sonra 1 Nisan 1948 târihinde Avrupa’da başlayan Marshall yardımı ile Türkiye büyük ölçüde Amerikan ekonomi ve politikasının tesiri altına girmiştir.

1955’lerden sonra Batı dünyâsının Ortadoğu siyâsetinin İsrail mihferi etrafında dönmesi neticesinde Türk ekonomisi baltalanmış, 1957 devalüasyonu, istikrar tedbirleriyle iktisâdî gelişme ve sanayileşme hızı duraklamıştır. ABD’nin tesir ve teşvikiyle 1945-55 arasında yıkılmış Avrupa’nın yeniden ki kalkınması sonucunda, batı Avrupa ülkelerinde dünyâ siyâsetinde yeniden söz sahibi olabilmek için birleşme hareketleri başlamıştır. Bu hareketler, siyâsî amaç taşımakla beraber, önce iktisadî ve askerî sahada gerçekleşme imkânı bulmuştur.

Batı Avrupa askerî sahada NATO içinde teşkîlâtlanırken iktisadî sahada 1948’de OECE, (Avrupa Ekonomik İşbirliği Teşkilâtı) (16 ülke)* ve Avrupa Prodüktivite Ajansı etrâfında iktisadî gelişmesini koordine etmeğe çalışmıştır. 1950’de Avrupa Tediyeler Birliği kurulmuştur. Bilâhare Avrupa Kömür Birliği ile Demir-Çelik Birliği etrafında başlayan birleşme hareketleri; batı Avrupa’da Altılar ve Yediler diye iki birlik etrafında gelişmiştir.

25.3.1957’de Roma antlaşmasıyla (258 madde ve ek protokolleriyle) gerçekleşen birliklerin birincisine ORTAK PAZAR, ikincisine EFTA adı verilmiştir. Doğu Avrupa ise, Rusya’nın liderliğinde, iktisadî işbirliğini COMECON adı altında geliştirmiştir.

Türkiye bu teşkilâtlardan Ortak Pazar denen Altılar grubu ile ilgilenmiştir. Ortak Pazar’ı önce 6 merkezî Avrupa ülkesi olan İtalya, Fransa, Almanya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg meydana getirdiler. Bunlar umumiyetle katoliklerin çoğunlukta oldukları ülkelerdir. Buna mukabil, çoğunluğunu protestanlarm teşkil ettiği ve başını İngiltere’nin çektiği İsviçre, Avusturya, Danimarka, İsveç, Norveç, Finlandiya Yediler grubunu kurdular. Fakat Ortak  Pazar daha hızla gelişip Yediler zayıf kalınca, 1975’den sonra İngiltere, İrlanda ve Danimarka, Ortak Pazar’a katıldılar. Böylece Altılar, Dokuzlar hâline geldi. Norveç hükümeti katılma karârı aldığı hâlde referandum sonucunda halk bu teşebbüsü reddettiği için Norveç AET dışında kaldı.

Müşterek Pazar’ı meydana getiren ülkelerin iktisadî gayeleri şu şekilde ifâde edilebilir: Üye ülkeler arasında bir gümrük birliği meydana getirmek, bu gümrük birliğinde iktisadî politikaları âhenkleştirip dışarıya karşı müşterek bir gümrük politikasını yürütmek; Müşterek Pazar’a dâhil olan ülkeler arası mal alış verişinde –dış ticârette– kotalarla ifâde edilen miktar tahditlerini kaldırmak. Tedricen gümrük vergisinden ve miktar tahditlerinden muaf bir pazar meydana getirmek; üye ülkelerin bütün mamullerinin ve mahsûllerinin –her ülke bir vilâyetmişçesine– aralarında gümrüksüz, serbestçe mübadele edilmesini sağlamak.

Ortak Pazar ülkeleri tarım sahasında sanayide olduğu gibi aynı prensiplerle gümrük birliğine varamadıkları için tarım bakımından da ayrı bir politikanın benimsenmesi kabul edilmiştir. Ortak Pazar ülkelerinin ziraî yapısı farklı olduğu için tarım politikasının teşkil edilen bir Fon’dan müştereken finanse edilmesi ve böylece ziraî yapılarının da ahenkleştirilmesi istenmiştir. Gaye siyâsî birliğe varmak olduğu için mal mübadelesini gümrüklerden muaf tutarak serbestleştirirken, insan mübadelesini de tahditlerden kurtarmak düşünülmüş, çalışanlar arası hareket serbestliği prensibi kabul edilmiştir. Yâni neticede Müşterek Pazar’a dâhil ülkelerdeki insanlar istedikleri ülkede serbestçe çalışabileceklerdir. Bu hedefe varmak için insanların çalışmalarını engelleyen tedbirlerin tedricen kaldırılması hedef ittihâz edilmiştir. Çalışmak için bu ülkeler içinde serbestçe dolaşma prensibi kabul edilince insanları çalıştırmak için gerekli faaliyetlerin de serbestçe düzenlenmesi zarureti kendiliğinden ortaya çıkmıştır. Böylece iktisadî faaliyetlerde, yerleşmelerde, iskânda, şirketlerin, iktisadî teşebbüslerin şube açmalarında serbestleşme ve bütün ülkelerde aynı ülkede imiş gibi tahditsiz hareket imkânı sağlanması gaye olarak kabul edilmiştir. Şirketlere eşit muamele yapılması prensibi, yerleşme serbestliğinin gerçekleşmesinde usûllerin, prensiplerin ihdası Müşterek Pazar’ın hedefleri içindedir ve bunlar da tedricen varılacak gayeler arasındadır. Sermâye hareketlerinin serbestleştirilmesi, hizmet serbestliğinin gerçekleştirilmesi, Müşterek Pazar anlaşmasında kabul edilen ana prensiplerdendir. Sermâye hareketlerinin liberalleştirilmesinde tâkîb edilecek usûller ve prensipler anlaşmaya dercedilmiştir. Avrupa Müşterek Pazarı’na dâhil olan ülkelerin sermâye hareketleri serbestliğini sağlayabilmeleri için evvelâ bunların durumlarının tetkiki istenmiş, sonra da kambiyo sistemleri incelenerek, tedricen kambiyo kontrol sistemlerinin ilgası ve böylece para bakımından müşterek bir Avrupa parası ihdası hedef ittihaz edilmiştir.

Müşterek Pazar ülkeleri, sermâye serbestliği ve birliği fikrini geliştirirken, az gelişmiş diye ifâde edilen ülkeler karşısındaki durumlarını da ayrıca incelemişler ve prensiplere bağlamışlardır. Bu arada şirketlerin rekâbetleriyle ilgili prensipleri de tesbit etmişlerdir. Mâlî bakımdan Müşterek Pazar ülkelerinin vergi politikalarının ahenkleştirilmesi prensibi kabul edilmiştir. Bilhassa vâsıtasız vergiler ile istihsal vergisinde ahenkleştirme vergi politikasının temel unsurları olmuştur. İktisadî ve ticarî politikaların da ahenkleştirilmesi, birleştirilmesi ve müşterek bir Avrupa iktisat ve ticâret politikası meydana getirilmesi istenmiştir. Ayrıca Ortak Pazar ülkeleri plân fikri bakımından da plânlama kavramını bütün Avrupa için global olarak ele almayı prensip olarak benimsemişlerdir. Bütün bu hususlar Roma Anlaşması denen muahedede tesbît edilmiş hükümlerdir. Konumuz, bu anlaşmanın bütününü incelemek ve onların kendi içindeki işleyişlerinin teferruatına inmek olmadığı için, arzedilen hususlar Müşterek Pazar’ın ilk plânda gerçekleştirilmesi istenen iktisadî gaye ve hedeflerini ortaya çıkarmaktadır. Fakat iktisadî hedefler nihâî gaye müttefik bir Avrupa Birliği’ni gerçekleştirmektir. Siyâsî Birliğe varmak için merhale merhale evvelâ iktisadî menfaatler sağlamak ve böylece milletleri ve insanları müşterek menfaatler etrafında birleştirerek daha ileri gayelere doğru sevketmek amacı güdülmektedir. Önemli olan husus: Müşterek Pazar’a dâhil olan devletlerin hükümranlık haklarından, millî hâkimiyet prensiplerinden kademe kademe feragat etmek, bu haklarını Müşterek Pazar organlarına bırakmak zorunluluğunda bulunmalarıdır.

Türk Ekonomisinde II. dünyâ harbinden sonra Almanya’nın ve tedricen Fransa ve İngiltere’nin ağırlık kazanması, Türkiye’nin Batı dünyâsı ile olan bağlarını iktisadî sahada Ortak Pazar hareketine katılma istikâmetine tevcih etmiştir. Bu hareket iktisâdi olduğu kadar, siyâsî amaçlar da taşımıştır. Zîrâ Ortak Pazar hareketinin başlangıcında Avrupa’nın tıpkı ABD gibi siyâsî bakımdan federal bir Avrupa Birliği veya Avrupa Birleşik Devletleri hâline gelmesi fikri mevcuttu. Bu sebeple Ortak Pazar, EFTA’dan farklı olarak, kuruluş yapısı itibariyle siyâsî yönden supranasyonel bir karakter taşımıştır.

Türkiye’deki batılılaşmanın romantik taraftarları daha ziyâde bu yönü ile Ortak Pazar’a teveccüh etmişler ve Türkiye’yi bu supranasyonel batı teşkilâtının tabîî üyesi yapmak istemişlerdir.

III. Türkiye, 12 Eylül 1963 târihinde Ankara’da imzalanan ve 4.2.1964 tarih ve 397 sayılı kânunla onaylanan Ankara antlaşması ile iktisâdi yönü yanında siyâsî yönü de bulunan AET’nin ortak üyesi (associate member) olmuş ve belirli safhaların geçilmesinden sonra Tam üye olmayı amaç edinmiştir.

12 Eylül 1963’de imzalanan Ankara Antlaşması, 1 Aralık 1964’de yürürlüğe girdi. Böylelikle hazırlık dönemi başladı. 1.1.1973’den itibaren ise, AET’ye tam üye olmayı gerçekleştirecek olan geçiş dönemi başladı.

Esas olarak 1985’de sona erecek olan geçiş döneminden sonra, Türkiye’nin AET’ye tam üye olması söz konusudur. 1838 Türk-İngiliz ticâret antlaşması ve 1923 Lozan antlaşmasından sonra Türkiye’nin dış iktisadî ve siyâsî münâsebetleri yönünden imzaladığı en önemli antlaşma mâhiyetinde olan Ankara Antlaşması, Türkiye’yi Batı  Avrupa’nın iktisadî ve siyâsî yapısı içinde yer almağa götürüyordu.

IV. Türkiye  Bakımından Ortak Pazar’ın  Siyâsî Cephesi:

Siyâsî bakımdan Müşterek Pazar’ın gayesi ele alınırsa ve Türkiye’nin Müşterek Pazar’a girmesi bu yönden incelenirse ortaya çıkan suâl şudur: İlerde kurulması mutasavver ve muhtemel bir Avrupa Federatif Devleti içerisinde veya Avrupa Birleşik Devletleri içinde Türkiye’nin bir ünite olarak bulunması kabule şayan mıdır? Umumiyetle Müşterek Pazar konuları tartışılırken bu mes’eleler üzerinde pek durulmamaktadır. İktisadî entegrasyon geliştikçe, daha şimdiden belirtildiği gibi Avrupa’nın müşterek bir parası, müşterek bir parlamentosu olunca bu parlamentoya girecek üyeleri şimdiki gibi devletlerin müstakilen tâyîn etmeleri yerine, halklar tarafından seçilen müşterek parlamentolar meydana gelince, bunlar tarafından umûmî, iktisadî sosyal politikalar tâyîn edilince yavaş yavaş müttehit Avrupa devletlerine doğru gidilmiş olacaktır. Nitekim, Ortak Pazar ülkelerinin ilk parlamento seçimleri de yapılacaktır. Fakat milletler ürkütülmeden ve tedricen bu gayeye varılacaktır. Bu sebeple Müşterek Pazar hâdisesini bütün açıklığıyla ortaya koymak ve ilmî münâkaşasını gerek uzun vadeli, gerek kısa vadeli menfaatlerimiz yönünden incelemek şarttır. Şu hâlde suâlimizi tekrarlayalım. Madem ki Müşterek Pazar’ın nihâî hedefleri bir Avrupa Devletler Birliği’ni veya birleşik devletini meydana getirmek, kurmaktır. Türkiye böyle bir devlet içinde bir eyâlet olarak bulunmalı mıdır? Konuyu açıklığa kavuşturmak için soruyu böyle sormak gerekir. Bu soruya cevap ararken şu noktayı da beraber düşünmek îcâb eder. Çağımız entegrasyon, birleşme devridir. Dünyâdaki bütün milletler aralarında bir takım birlikler kurarak büyük üniteler meydana getirmektedir. Siyâsî ve iktisadî rekabet milletleri birtakım gruplar hâlinde birleşmeye itmektedir. İktisadî ve sosyal mes’eleler yönünden hâdiselerin incelenmesi de meselâ en yüksek kurul olan Birleşmiş Milletler’i bu tip entegrasyonlara teşvik edici kararlar almaya sevk etmektedir. Birleşmiş Milletler Teşkîlâtı’na göre bölgeler arası işbirliği o bölgelerde yaşayan insanların müşterek refahını sağlamak imkânlarını arttıracağından teşvik edilmelidir; hakîkaten teşvik de edilmektedir. Bugün yeryüzüne göz gezdirdiğimiz zaman büyük büyük grupların ortaya çıktığını, çıkmak üzere olduğunu, çıkmaya çalıştığını müşahede ederiz. Kuzey Amerika’da Kanada ile ABD İngiltere’nin siyâsî hükümranlığına rağmen nisbeten iktisadî bakımdan bir birlik içine doğru gitmektedir. Amerikan sermâyesi büyük ölçüde Kanada’ya yerleşmiş bulunmaktadır. İktisadî bakımdan münâsebetleri gittikçe girift hâle gelmekte, Kuzey Amerika bir bütün olarak dünyâ politikasında yer almaktadır. Güney Amerika kendi ittihadını sağlamak için gayret göstermektedir. Mamafih bu ittihatların karşılıklı rekabetleri muvacehesinde menfaatleri muhtemel olacak gruplar rakip birliklerin teşekkülüne manî olmaya çalışmaktadır. Buna rağmen, bir Güney Amerika İttihadı hareketi mevcuttur. Afrika ülkeleri, aralarında birlik kurmaya çalışmakta ve XXI. asrın kıt’ası diye ifâde edilen ve son derece zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklarına sahip olan bu kıt’a halkı ve milletleri menfaatlerini dünyâ sahnesinde daha iyi muhafaza etmek için bir “Afrika Birliği” ideali etrafında çalışmaktadır. Fakat konunun son derece nâzik olması yüzünden, diğer gruplar tarafından Afrika Birliği’ne de aynı ölçüde manî olmaya çalışılmaktadır. Bilindiği gibi yeryüzünde XIX. asrın sanâyî inkılâbı hareketi içerisinde müstemleke hâline gelmiş olan milletler II. Dünyâ Harbin’den sonra siyâsî istiklâllerini elde etmişlerdir. Bilhassa Batı dünyasının kendi kültür yapısı içerisinde ortaya çıkardığı tez ile antitezin –Kapitalizm ile Sosyalizmin– çatışması o âna kadar dünyâ hâkimiyetini sağlamış olan Avrupa medeniyetinin ve gücünün bölünmesine yol açmış, bu bölünme ve çalışmalar hâlen “Üçüncü Dünyâ” diye ifâde edilen ve bugüne kadar idare edilen ve müstemleke hâlinde kalan ülkelerin de istiklâllerini kazanmasına yol açmıştır. Binâenaleyh komünizmin ortaya çıkması bu sahada bâzan “şerden hayır doğar” hükmünün enteresan bir tecellîsi olmuş ve bu sayede Afrika milletleri istiklâllerine dönmüşlerdir. Fakat siyâsî istiklâl, iktisadî istiklâlle kâim olduğu için bu ülkeler iktisadî bakımdan güçlerini birleştirmek amacı gütmüşlerdir. Fakat biraz sonra arzedeceğim gibi, meselâ Müşterek Pazar Ülkeleri bu hedefi bildikleri için derhâl Afrika’nın 21 ülkesini aynı Türkiye’nin şartları gibi, Müşterek Pazar’a aday ortak üye olarak kabul etmişlerdir. Bunun amacı Afrika iktisadî hayâtı içinde entegre ederek, Avrupa’ya olan iktisadî bağlılığını devam ettirebilmektir. Öbür yanda Asya’da büyük üniteler ortaya çıkmıştır. Çin ve Hindistan gibi.

Ortadoğu’da Arap milletleri “Arap İttihâdı”nı sağlamak gayesi peşinde koşmaktadırlar. Bildiğimiz gibi Kuzey Afrika’da başlayan münferit siyâsî istiklâl hareketleri kademe kademe gerçekleşmiş ve fakat bu hâdisenin önemi yüzünden bu ittihadın birleşmesi aleyhindeki gayretler de aynı ölçüde şiddetlenmiştir. Fakat hâdise yürümekte, sular aynı istikâmette akmaktadır.

Arap ülkeleri dışındaki İslâm ülkeleri arasında belirli bir entegrasyon hareketi ortaya çıkmamış, fakat meselâ etrafı fazla ürkütmeden bâzı teşebbüsler görülmüştür. Türkiye, İran, Pakistan arasındaki “Bölgesel İşbirliği” denen ve siyâsî, askerî gayesi olmayan; sâdece iktisadî ve kültürel sahada işbirliğini istihdaf eden ve Birleşmiş Milletler’in prensiplerine tıpatıp uyan bir entegrasyon hâdisesi mevcuttur. İlerde temas edileceği veçhile buna kısa adıyla KİBİ veya RCD denilmektedir. Daha geniş çapta faaliyetler olarak Dünyâ İslâm Birliği Teşkilâtı kurulmuş, İslâm Dışişleri Bakanları Konferansları tertiplenmiş, Dünyâ İslâm Bankası faaliyete geçmiştir.

Şimdi bu hâdiselerin ifâde ettiği mânâ şudur: Yeryüzünde; milletler birleşerek bir takım gruplar meydana getirmeğe çalışmaktadır. Fakat, Ortadoğu ülkeleri dağınık vaziyettedir. Türk dünyâsının büyük çoğunluğu hâlâ esir durumda, müstemleke halindedir. Binâenaleyh Anadolu’da mevcut Türkiye Cumhuriyeti için ortaya çıkan suâl şudur: Dünyânın bu gelişmesi içinde, Türkiye’nin müstakbel yüz yıllık stratejisini tâyin etmek, asırlık politikasını çizmek gerekirse, Türkiye’nin yeryüzündeki yeri nerede olmalıdır? Cevaplândırılacak suâl şudur. Ve bu suâle verilecek cevap Türkiye’nin Müşterek Pazar karşısındaki uzun vadeli tutumunu tâyîn edecektir. Her gelişen milletin böyle bir asırlık stratejisi olması gerekir. Bunlar hükümetler tarafından değil, akademik çevreler tarafından çizilir. Hükümetler, bütün milletin benimsediği bu stratejiye günlük ve kısa devreli menfaatlerini uydurmaya çalışır. Kısa vâdelerde kısmî inhiraflar olsa bile, devrevî politikalarını bu ana gaye etrafında çizmeğe uğraşır. Nitekim Batı ve Doğu dünyâsının bu tip stratejileri vardır. Dünyâ hâkimiyetini sağlamak iddiasında olan büyük devletler, büyük grupları ortaya çıkarmaktadır.

Öyleyse Türkiye, kendisine nasıl bir grup tâyîn edecektir? konusunda Türkiye’nin asırlık bir siyâsî politika ve strateji çizmesi, bu sahada aydınlarımızın fikir yorması ve çalışması îcâb eder.

Kanaatimce, Türkiye’nin belirli bir gruba girmesinden ziyâde, kendi grubunu kurması lâzımdır. Bunun için iktisadî, siyâsî, sosyal ve kültürel politikamızın daha dinamik ve aktif hâle getirilmesi îcâb eder. Ama getirilebilmesi için, evvelâ böyle bir stratejinin çizilmiş olması lâzımdır. Şu hâlde birinci hususta münevverlerimizin; bilhassa siyâset ilmiyle meşgul olan münevverlerimizin ülkemizin asırlık stratejisini ve dünyâdaki entegrasyon hâdiseleri karşısında, Türkiye’nin nasıl bir grup teşkili gerekeceğini düşünmesi ve bu hususta fikirlerini geliştirmesi lâzımdır. O takdirde Türkiye’nin uzun vadeli siyâset yönünden bir ihtimâle hayır derken, neye evet demesi gerekeceğini ve bu hususu uzun vâdede kademe kademe nasıl gerçekleştirmek îcâb edeceğini tesbit zarureti ortaya çıkar.

Türkiye’yi AET’ye üye olmağa sevkeden sebepleri ayrı ayrı ele alırsak, böyle asırlık bir stratejimiz olmadığı hâlde Türkiye’nin AET ile uzun vadeli siyâsî angajmanlara girme durumunda olduğu ve bu neticenin birtakım oldu bittilerle sağlanmağa çalışıldığı intibaı hâsıl olur.

Türkiye’nin AET’ye giriş sebepleri şöyle özetlenebilir:

1. Türkiye’nin uzun dönem içinde Avrupa devletini veya Federasyonunu kurmak amacında olan bir topluluğun dışında kalmamak  görüşü genellikle Türkiye’nin dış politika kararlarında etkili olan çevreler  tarafından benimseniyordu. Bu organların başında Dışişleri Bakanlığı bulunuyordu.

2. Ticarî çevreler AET’yi desteklemiştir, hâlâ da desteklemektedir.

3. Sanayi çevreler de AET’yi desteklemiştir. Zîrâ o zamanlar Türk sanayinin yapısı farklı idi ve ciddî etüdler yapılmadığından özel kesim mes’elenin mâhiyetinin farkında değildi. 1. grup temsilcilerinin 2. ve 3. gruplardaki uzantıları, politik temayüle dayanan görüşlerini ticarî ve sınaî çevreler nezdinde telkine muvaffak olmuşlardır.

4. Piyasa ekonomisine dayalı bir karma ekonomi yapısının devamı bakımından AET üyeliği özel kesim çevrelerimize bir garanti olarak görülmüştür. Özel sektörün AET üyeliği içinde gelişmesindeki güçlük ve imkânsızlıklar ancak fiilî tesirler görüldükten sonra anlaşılabildi.

5. Yunanistan’ın AET’ye üye olma teşebbüsü, batı Avrupa’yla politik ve iktisadî münâsebetlerde Yunanistan’la çekişme durumunda olan Türkiye’yi ayrı yöne gitmeğe teşvik etti.

6. Avrupa ile iktisadî  münâsebetlerimizin kesif oluşu.

7. Türkiye’nin AET içinde yer almakla, büyük piyasanın üstünlüklerinden yararlanabileceği görüşü.

Bu faktörlerin tesiriyle Türkiye Ortak Pazar’a aday üye oldu.

 

V. Türkiye Bakımından Ortak Pazar’ın İktisadî Cephesi:

 

Ortak Pazar’ın iktisâdi cephesini ve Türkiye’nin iktisâdi menfaatleri bakımından durumu incelerken şu sorunun cevaplânması gerekir: Acaba Türkiye, Pazarla geçiş dönemi müzâkereleri sırasında bize yapılan teklifler karşısında ne gibi iktisâdi avantajlara sahip olabilecektir? Bize fevkalâde maddî menfaatler sağlanmakta mıdır? Bunları tetkik gerekir.

Genel olarak bu sahada yapılan tartışmalarda çok basit olarak şu fikirler ileri sürülmüştür. Denmiştir ki: “Ortak Pazar’a girişin iktisâdi yönden bâzı faydaları ve bâzı mahzurları vardır.” Faydaları şunlar olabilir:

1. Ziraî mahsûllerimizin ihracını çoğaltmak imkânları artar.

2. Aynı malları ihraç eden ve bizim gibi ortak üye, yahut aday üye olan Yunanistan’ın zirâi malları ihraç piyasamızı elde etmesi önlenmiş olur.

3. Gümrüklerin indirilmesi ile sanayiimizi rekabete ve ihracâta hazırlamak.

4. Teknik bilgi yönünden geliştirmek imkânları sağlanmış olur.

5. İşçilerimizin Müşterek Pazar ülkelerinde rahatça ülke işçileriyle eşit şartlar  dâhilinde iş bulmaları sağlanmış olur.

Buna karşılık, yine basite irca ederek, şu mahzurlar ileri sürülmektedir:

1. Mevcut sanâyî tesisleri, bilhassa stratejik mamuller imâl eden kamu iktisadî teşekkülleri veya sermâye payı yüksek olan sanâyî kollarıyla ancak geniş çapta istihsâlin tasarruf sağladığı sanâyî kolları, zamanla tasfiye olacaktır.

2. Dış ticâret hadlerinin aleyhe dönmesinden dolayı devamlı kayıplarımız olacaktır.

3. Zîrâ dış ticâret ve sermâye hareketleri tamamen serbest bırakıldığı zaman Türkiye’nin bugünkü şartlar içerisinde tediye bilançosunda denge sağlaması kabil olmayacaktır.

4. Devamlı açıklar vermesine anlaşma hükümleri müsâade etmeyeceğinden, tediye açığını kapatmak için Türk parasının dış kıymeti devalüe edilecektir.

5. Veya deflâsyonist bir para ve mâliye siyâseti tâkîb etmek zorunda kalınacaktır.

Her iki hâlde de dış ticâret hadleri aleyhimize dönecektir.

6. Diğer yandan yeni sanâyî yatırımları azalacaktır.

7. Türkiye’nin iktisadî gelişme hızı düşecektir. Yâni böyle bir pazara girişte mevcut sanâyî tesislerinin tabî olacağı riskten ziyâde, müstakbel yatırımların azalması tehlikesi ortaya çıkacak, bu da % 7 olarak tesbît edilen kalkınma hızının düşmesine yol açabilecektir.

8. Ayrıca Müşterek Pazar’a giriş hem sermâyenin ve hem de vasıflı  insan gücünün   dışarıya kaçmasına yol açabilecek, bugünkü moda tâbirle “beyin ihrâcı”nın, yâni münevverlerin dışarıya kaçması hâdisesinin sür’atlenmesine gelişme hızımızı yavaşlatan önemli bir âmil olacaktır.

Türkiye, bu şartları düşünerek ve faydalarını ağır basmış kabul ederek Müşterek Pazar’a 1 Aralık 1964’de aday üye olarak girmiştir. 5 yıllık aday üyelik süresi 1969 Aralık ayında bitmiştir. Ankara’da yapılan anlaşmaya göre Türkiye Hükümeti, aday üyelik süresi bittikten sonra geçiş devresine intikâli, 5 yıl daha geciktirebilirdi. Bu hakkımız vardı. Ama isterse tehir ettirilmeden geçiş devresine intikal edilirdi.

Müşterek Pazar’la olan münâsebetlerde, onların teklif ettiği şartların iktisadî bakımdan çok aleyhimizde olması sebebiyle hükümetimiz geçiş devresini bir yıl tehir etmek zorunda kalmış ve 23 Kasım 1970’de imzalanan Katma Protokol ile Geçiş Devresi’ne girilmiştir. Fakat tanzim edilen katma protokol şartlarının Türk ekonomisi için hiç de faydalı olmadığı zamanla daha iyi anlaşılmıştır.

Evvelâ şunu belirtmek isterim ki, Müşterek Pazar’a geçiş devresine intikal karârını vermek son derece önemli olmuştur. Çünki Türkiye 5 yıllık plânlar içerisinde iktisadî gelişmesini sağlamak istemektedir. Birinci 5 yıllık plân 1963-1967 devresi içinde, İkinci 5 yıllık plân 1968-1972 devresinde, Üçüncü 5 yıllık plân ise 1973-1977 devresinde gerçekleşmiştir. Müşterek Pazar’a geçiş devresine 1970 yılında, yâni İkinci Plân devresinde girilmiş, fakat ne birinci ne de ikinci 5 yıllık plânlarımız, Müşterek Pazar’ın geçiş devresine girecek şekilde hazırlanmamıştır. İkinci ve Üçüncü 5 yıllık plânların iktisadî kalkınma hesapları yapılırken, Müşterek Pazar’a geçiş dikkate alınmamıştır. Türk ekonomisi, iktisadî plâna göre yürütüldüğünden Müşterek Pazar’a geçiş devresine girildiğinden plân allak bullak olmuştur. Türkiye’nin çeşitli iktisadî kesimleri, çeşitli iktisadî tesirleri bakımından Müşterek Pazar’a geçiş devresinin tahmil edeceği yükler, maalesef ilmî bir şekilde hesaplânmamıştır. DPT ancak böyle bir geçiş hâlinde ortaya çıkması muhtemel mes’eleleri tesbît etmiş, araştırma projelerini tanzîm edebilmiştir. Bu sebeple pazarlık yapmak için, gerekli veriler dahî tam hazır değildi. Yâni Türkiye’nin iktisadî menfaatlerini azamîleştirme, imkânlarını sağlamak ve pazarlığı buna göre yapmak için pazarlığa esas olacak şartlarımızı tam olarak bilmeden katma protokol imzalanmıştır. Bu yüzden DPT geçiş devresine karşı çıkmış, Türk ekonomisinin kalkınmasını plânlayan en yüksek organ Müşterek Pazar’a geçişe itiraz etmiştir. Bu sebeple intikâl durmuştur. 3 yıl süreyle ancak 1.1.1973 târihinde katma protokol yürürlüğe girmiştir. Türkiye yönünden katma protokolün şartları Ankara Antlaşması’na nazaran çok daha kötüdür.

Esasında Altılar diye ifade edilen Fransa, Almanya, Belçika, Hollanda, Lüksemburg ve İtalya merkezî Avrupa ülkeleridir. Komünistlerin elindeki Doğu Avrupa’yı çıkarttığımız zaman geriye kalan merkezî veya batı Avrupa, daha ziyade katolik ülkelerin meydana getirdiği bir guruptur. Buna karşı İsviçre, Avusturya, İngiltere, Danimarka ve İskandinav ülkeleri “Yediler’ denen ayrı bir birlik meydana getirmişlerdir. Böylece Avrupa ittihadını başlangıçta sağlamak mümkün olmamıştır. Onun üzerine Avrupa devletleri iki ayrı teşekkül halinde işe başladılar. Roma Anlaşması ile ortaya çıkan Altılar, Yedilere nazaran daha ağır basdı ve Roma Anlaşmasına dahil olan ülkelerin faaliyetleri ve çalışmaları önce tedrici gelişme ile başlayıp hızlandı, kuvvetlendi ve bu gün Ortak Pazar denen teşkilâtı ortaya çıkardı. Yediler zayıf kaldılar. Gerçi onların da iktisadî çalışmaları kabarıktır. Fakat Avrupa entegrasyonunu sağlama bakımından Altılar’ın kurduğu teşkilât daha sistemli ve ağırlığı daha fazla olan bir teşkilâttır. Dilimizde AET veya Müşterek Pazar terimleriyle ifade edilen bu teşkilât siyasî, sosyal, kültürel ve iktisadî amaçlar gütmektedir. Bunların bir kısmı Roma Anlaşmasında resmen belirtilmiş, fakat kültürel, ve sosyal gayelerin bir kısmı meskût geçilmiştir. Ama metnin derinliğinde bu mânâlar meknuzdur. Müşterek Pazar’ı meydana getiren ülkelerin iktisadî gayeleri şu şekilde ifade edilebilir: Altı ülke arasında bir gümrük birliği meydana getirmek, bu gümrük birliğinde iktisadî politikaları âhenkleştirip dışarıya karşı müşterek bir gümrük politikasını yürütmek; Müşterek Pazar’a dahil olan ülkeler arası mal alış verişinde –dış ticarette– kotalarla ifade edilen miktar tahditlerini kaldırmak. Tedricen gümrük vergisinden ve miktar tahditlerinden muaf bir pazar meydana getirmek; Altı ülkenin bütün mamullerinin ve mahsullerinin –her ülke bir vilâyetmişçesine– aralarında gümrüksüz, serbestçe mübadele edilmesini sağlamak.

Ortak Pazar ülkeleri tarım sahasında sanayide olduğu gibi aynı prensiplerle gümrük birliğine varamadıkları için tarım bakımından da ayrı bir politikanın benimsenmesi kabul edilmiştir. Ortak Pazar ülkelerinin ziraî yapısı farklı olduğu için tarım politikasının teşkil edilen bir Fon’dan müştereken finanse edilmesi ve böylece ziraî yapılarının da ahenkleştirilmesi istenmiştir. Gaye siyasî birliğe varmak olduğu için mal mübadelesini gümrüklerden muaf tutarak serbestleştirirken, insan mübadelesini de tahditlerden kurtarmak düşünülmüş, çalışanlar arası hareket serbestliği prensibi kabul edilmiştir. Yani neticede Müşterek Pazar’a dahil ülkelerdeki insanlar istedikleri ülkede serbestçe çalışabileceklerdir. Bu hedefe varmak için insanların çalışmalarını engelleyen tedbirlerin tedricen kaldırılması hedef ittihaz edilmiştir. Çalışmak için bu ülkeler içinde serbestçe dolaşma prensibi kabul edilince insanları çalıştırmak için gerekli faaliyetlerin de serbestçe düzenlenmesi zarureti kendiliğinden ortaya çıkmıştır. Böylece iktisadî faaliyetlerde, yerleşmelerde, iskânda, şirketlerin, iktisadî teşebbüslerin şube açmalarında serbestleşme ve bütün ülkelerde aynı ülkede imiş gibi tahditsiz hareket imkânı sağlanması gaye olarak kabul edilmiştir. Şirketlere eşit muamele yapılması prensibi, yerleşme serbestliğinin gerçekleşmesinde usullerin, prensiplerin ihdası Müşterek Pazar’ın hedefleri içindedir ve bunlar da tedricen varılacak gayeler arasındadır. Sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi, hizmet serbestliğinin gerçekleştirilmesi, Müşterek Pazar anlaşmasında kabul edilen ana prensiplerdendir. Sermaye hareketlerinin liberalleştirilmesinde takip edilecek usuller ve prensipler anlaşmaya dercedilmiştir. Avrupa Müşterek Pazarına dahil olan ülkelerin sermaye hareketleri serbestliğini sağlayabilmeleri için evvelâ bunların durumlarının tetkiki istenmiş, sonra da kambiyo sistemleri incelenerek, tedricen kambiyo kontrol sistemlerinin ilgası ve böylece para bakımından müşterek bir Avrupa parası ihdası hedef ittihaz edilmiştir.

Müşterek Pazar ülkeleri, sermaye serbestliği ve birliği fikrini geliştirirken, az gelişmiş diye ifade edilen ülkeler karşısındaki durumlarını da ayrıca incelemişler ve prensiplere bağlamışlardır. Bu arada şirketlerin rekabetleriyle ilgili prensipleri de tesbit etmişlerdir. Malî bakımdan Müşterek Pazar ülkelerinin vergi politikalarının ahenkleştirilmesi prensibi kabul edilmiştir. Bilhassa vasıtasız vergiler ile istihsal vergisinde ahenkleştirme vergi politikasının temel unsurları olmuştur, îktisadî ve ticarî politikaların da ahenkleştirilmesi, birleştirilmesi ve müşterek bir Avrupa iktisat ve ticaret politikası meydana getirilmesi istenmiştir. Ayrıca Ortak Pazar ülkeleri plân fikri bakımından da plânlama kavramını bütün Avrupa için global olarak ele almayı prensip olarak benimsemişlerdir. Bütün bu arzettiğim hususlar Roma Anlaşması denen muahedede tesbit edilmiş hükümlerdir. Yazımızın konusu, bu anlaşmanın bütününü incelemek ve onların kendi içindeki işleyişlerinin teferruatına inmek değildir. Arzettiğim hususlar Müşterek Pazar’ın ilk plânda gerçekleştirilmesi istenen iktisadî gaye ve hedeflerini ortaya çıkarmaktadır. Fakat iktisadî hedefler nihaî gaye değildir. Nihaî gaye müttefik bir Avrupa Birliği’ni gerçekleştirmektir. Siyasî Birliğe varmak için merhale merhale evvelâ iktisadî menfaatler sağlamak ve böylece milletleri ve insanları müşterek menfaatler etrafında birleştirerek daha ulvî, daha ileri gayelere doğru sevketmek amacı güdülmektedir. Önemli olan husus: Müşterek Pazara dahil olan devletlerin hükümranlık haklarından, millî hakimiyet prensiplerinden kademe kademe feragat etmek, bu haklarını Müşterek Pazar organlarına bırakmak zorunluğunda bulunmalarıdır.

İktisadî bakımdan Ortak Pazara girmenin şu sakıncalarını dikkate almak ve mahzurlarını giderici tedbirler almak gerekebilir:

1. Müşterek Pazar’ın getirdiği teklifler içinde ithalat miktar tahditlerinin kaldırılması ve gümrük duvarlarının indirilmesi kabul edilirse, körpe sanayiimiz, dışarının köklü ve güçlü sanayiine karşı bir nevî haksız rekabete mâruz kalmış olacaktır.

Bu genel endişeye karşı Ortak Pazar’a girme fikrini savunanlar ve Ortak Pazar ülkelerine göre Türk sanayii için 22 yıllık koruma imkânı tanınmıştır. Kademe kademe devreler kabul edilmiştir. Binâenaleyh Türkiye 1973’ten itibaren ancak 22 sene sonra tam üye olacaktır. O bakımdan ancak 22 yıl sonra dış ticârette miktar tahditleri ve gümrük resimleri tamamen kaldırılacaktır. O devre esnasında Türk sanayii güçlenebilir. Ayrıca protokolde bir takım koruma hükümleri yer almıştır.

Hâlbuki Katma Protokole göre, bu 22 yıllık devre içinde sanayiimizin korunacağı iddiasının gerçeklere uymadığı görülür. Şöyle ki; Rekabete dayanacağı umulan sanâyî mamullerimiz için gümrük hadlerinin düşürülmesi ve miktar kısıtlamalarının kaldırılması 12 yılda gerçekleştirilecektir. Yâni rekabete hazır olan sanayi 12 yıl sonra 1985’de tamamen gümrük himayesinden ve tedbirlerinden muaf tutulacak, yâni korunmayacak; dış rekabete açık tutulacaktır. Fakat henüz rekabet gücü gelişmemiş olan sanâyî dalları ise 22 yıllık bir koruma devresine tâbi tutulacaktır. Ancak teferruat kısımlar çok önemlidir. Bu 22 yıllık listeye girecek mallar 1967 yılı ithalâtımızın  % 49’unu geçemeyecektir. “22 yıllık listeye ancak bir kısım mallarımız konacak, yâni rekabete hazır olmayan sanayilerimiz 22 yıl süre ile gümrük himayesine ve miktar tahditlerine tabî olacak, fakat, bu mallarımızın miktarı, ithalâtımızın artışı esâsına göre, 1967 yılı baz olmak üzere onun % 49’unu geçemeyecektir.” Tetkik edersek 1968 yılı ithalâtımızın sâdece 84-85-86 ve 89 fasıl numaralı kalemlerinde meselâ makine parçaları, cihazlar, kazanlar, taşıt araç ve parçaları ile ilgili gümrük tahdit ve kısıtlamalarının kalkışı ithalâtımızın % 48’ini dolduruyor. Başka sanayi kolları için pay  kalmıyor. Yâni sâdece küçük bir sanâyî grubu 1968 yılı ithalâtımızın % 48’ini doldurmaktadır. Onun dışındaki sanayii 22 yıllık süre içinde himaye imkânı yoktur. Meselâ: Korunmayacak sanâyî arasında önde gelenler şunlardır: Petkim-Petrol Kimya Sanâyîi, Kâğıt Selüloz Sanayii, Metal ürünleri, bütün Mâdeni Eşya Sanayii, Kauçuk Sanayii, Çimento Sanayii, Seramik Sanayii, Mensucat Sanâyii, bütünüyle Tarım Gıda Sanayii, Deri-Kösele Sanayii, Dokuma Sanayii. Bu zikredilenlerle diğer küçük sanâyîi dalları bu 22 yıllık korumanın dışında kalmaktadır. Böylece teorik olarak sanayiimizin rekabete hazır olmayanlarını 22 yıllık devre içinde koruma fikri, fiilen imkânsız bırakılmaktadır. En önemli sanâyî kollarını 1973’den itibaren tedricen 12 yıllık devre içinde tamamen gümrükten ve kotalardan kurtarıp, AET’nin rekabetine açmak gerekecektir.

Gümrük tarifelerinin belirli fasıllarını bütünüyle 22 yıllık listeye almak imkânsız olunca, asla rekabet şansı görülmeyen veya önümüzdeki 20- 25 yılda imalâtına geçilmeyeceği düşünülen kalemler 12 yıllık listeye sokulmuştur. Bunun mânâsı, bâzı  sanâyî kollarımızı kurmaktan veya geliştirmekten bilmecbûriye vazgeçmek demektir. Fakat 22 yıllık listenin şümulü çok dar olduğundan, korunması mutlaka gereken veya yakın gelecekte kurulması gerekli bulunan pek çok sanâyî ürününü, yapılan müzâkerelerde 22 yıllık listeye sokmak mümkün olmamıştır. Ayrıca Müşterek Pazar ülkeleri bununla da iktifa etmeyerek, bunun dışında 8 yıllık bir liste daha hazırlanmasını, yâni bâzı sanâyî kollarımızı 8 yıl içinde tamamen gümrük resminden  ve miktar tahditlerinden kurtaracak şekilde bir entegrasyona geçilmesini   istemişlerdir. Hâlbuki Yunanistan için böyle bir teklifin sözünü dahî etmemişlerdir.

2. Protokole ayrıca korunma hükümleri de koyulmuştur. Fakat bu korunma hükümleri sâdece Müşterek Pazar ülkelerinin kendi üyelerine tanımış olduğu bâzı haklardır. Yâni konjonktürel iktisâdi dalgalanmalara karşı kendi ekonomilerini korumak için bâzı tedbirler almak hakkını üyeler kısa devrede birbirine tanımaktadır.

Bu hükümler esasen Roma antlaşmasının 108., 109., 226. maddelerinde ve Atina Antlaşmasının 60., 68. maddelerinde kabul edilmiştir. Fakat bir madde şarta bağlıdır. “Bu tip koruma tedbîri alacağımız malların oranı, sanâyî dallarının Türk ithalâtı içindeki payı dikkate alınırsa, bunun % 10’unu geçemez. Yâni ancak ithalâtın % 10’u kadar mal için bu koruma tedbirini alabiliriz.” Kaldı ki, tatbikatta bu koruma tedbîrini almak o kadar kolay değildir. Bu da gösteriyor ki, Türkiye’nin geçiş dönemine girdikten sonra bâzı sanayiini korumak için tedbirler alması mümkündür lâfı, bir defa % 10 ile kısıtlanmıştır; % 10’a dâhil olan tekliflerimizin de Müşterek Pazar İcra Komitesince kabul edilmesi son derece güçtür. Çünkü esas hâkim üyeler dahi bir karârı kolay çıkartamıyorlar. Kaldı ki, biz Türkiye olarak Müşterek Pazar’ın idaresinde söz sahibi de değiliz. Yâni Türkiye Müşterek Pazar’a geçiş devresinde idareye dâhil olmuyor: 22 yıl süreyle sâdece tâbi üye durumunda bulunup, karar organlarında bulunmayacağız.

3. Üçüncü bir nokta olarak döviz gelirleri köklü tedbirlerle arttırılmadan ithalâtın libere edilmesi bizi hâlen çıkmaza sokmuştur. Şöyle ki; 1970’de Türkiye ithalâtının AID yardımlarıyla beraber ancak % 25’i liberasyonda idi. Geçiş devresinde % 30 liberasyon kabul edildi. Liberasyon oranı bilâhare 1973’de % 35’e ve 1976’da % 40’a yükseltildi. Hâlbuki, Yunanistan Müşterek Pazar’ın geçiş devresine girdiği zaman ithalatındaki liberasyon nisbeti % 90 civarında olup, o seviyedeyken girmiştir. Liberasyonun çoğalmasıyla, nazariyatta dileyen dilediği malları tahditler olmadan getirebilecektir. Döviz imkânlarımız artmazsa liberasyon çoğaltmak, nazarî kalacaktır. Çünkü döviz imkânları yetmeyince, Merkez Bankası bunları gerçekleştirme imkânı bulamayacaktır. Herkese bu haklar belki verilecek, ama hiç kimse bu hakkı sağlayamayacaktır. Türkiye, döviz imkânları kıt olduğundan Müşterek Pazar’a başvurup onlardan bir takım istisnaî kararlar almak durumunda kalacaktır. Bu durum ekonomiyi büsbütün çıkmaza sokacaktır. Binâenaleyh, liberasyonun arttırılması, miktar tahditlerinin kaldırılması hususundaki teklifler Türk ekonomisini çıkmaza sokmuştur. Nitekim 1953 yıllarında da aynı hâdise olmuştur. Türkiye’nin 1950-1953 yılları arasında döviz imkânları genişlemişti, dış yardımlar artmıştı. Liberasyon sistemi uygulayınca dövizlerimiz tükenmişti. Ondan sonra da Merkez Bankası bütün imkânlarımızı kısıtlamak zorunda kalmıştı. Ortak Pazar’a girişimiz, bize ayrıca döviz imkânları sağlamadığından ithalâtımızda liberasyonu uygulamamız hâlinde, ihracâtımızı arttırıp da döviz imkânı sağlayamazsak ekonomimiz yeniden çıkmaza girebilecektir. Nitekim bugün mâruz kaldığımız döviz buhranında, Ortak Pazar liberasyon oranlarındaki artışların direk ve dolaylı tesirleri küçümsenemez. Hâlbuki, iktisâdi yapı bakımından bilindiği gibi, miktar tahditleri sanâyiin himayesinde gümrük miktarından çok daha önemlidir. Yâni gümrük himayesine nazaran miktar tahditleri çok daha önemli bir himaye şeklidir. Geçiş şartlarında bunlar süratle kaldırılacaktır.

Konu son derece nâziktir. Merkez Bankasının transferlerinin 1,5 yıl geciktiği, liberasyon transferlerinin zaman zaman durduğu bir ekonomi için tam liberasyonla ilgili 15-20 yılın takvimini peşinen vermiş olmak basiretle bağdaşan, bir politika olmamıştır. Bu tehlikeye, yazarın 1970 yılındaki bir makalesinde temas edilmiştir. (Bkz. Ortak Pazar ve Türkiye OGYİTO dergisi sayı: 3-1970).

4. Dördüncü nokta ortak tarifeye uymak zaruretidir. Ortak Pazar ülkeleri ortak dış gümrük tarifeleri tesbît ediyorlar. Türkiye, dış ticâretinde umumiyetle zirâi mallar ihraç eden ve sanâyî malları da ithâl eden bir ülkedir. Gümrük nisbetleri bakımından menfaatlerimiz sanayi ülkelerine nazaran ters düşüyor. Bu durum dikkate alınarak  Yunanistan’a bir veto hakkı tanınmıştır. Yâni, Yunanistan, Atina Antlaşmasına bağlı, 10 numaralı protokolde Yunanistan’ın ihracâtı için hayatî önemi olduğu belirtilen tütün, kuru üzüm, zeytin, reçine ve terebentine ait dış gümrük tarifelerinin aşağı ve yukarı hadlerde tütünde % 10, diğerlerinde % 20’den  fazla oranda değiştirilmesi veya bu mallar için üçüncü ülkelere düşük faizli kota tatbik edilmek istenmesi hâlinde, yâni Yunanistan’ın ihraç ettiği mallar için başka üçüncü ülkelere daha düşük tarifeli gümrük sistemi uygulanmak istenirse, Yunanistan’ın muvafakatinin alınması şarttır, maddesi konulmuştur ve Yunanistan’a veto hakkı verilmiştir. Türkiye’ye böyle bir hak tanınmamıştır.

Böyle bir durum karşısında, Ortak Pazar ülkeleri, istedikleri anda Türkiye için hayatî önem taşıyan tarım mahsûllerinin dış gümrükleriyle oynayarak, Türkiye’nin belirli avantajlarını umumiyetle ve zamanla ortadan kaldırabilirler. Nitekim, 1973’den bu yana tatbikat böyle olmuştur. Özetlersek AET ülkeleri Türkiye’ye tarım mahsûlleri hususunda, Yunanistan’a tanıdıkları hakları tanımamışlardır. Kaldı ki, zâten Ortak Pazar ülkeleri, müşterek tarım politikasına Türkiye’nin katılmasını prensip olarak kabul etmiyorlar. Ortak Pazar’ın işleyişini tatbikatta şöyle ifâde edebiliriz: Karşılıklı mal alış verişimizde gümrükleri kaldıralım, miktar tahditlerini kaldıralım. Türkiye umumiyetle zirâi mahsûlleri satıyor, sanayi mamulleri alıyor. Ortak Pazar ülkeleri ise: “Zirâi mahsûllerde Ortak Pazar’ı uygulamayalım, sâdece sanayi mamullerinde uygulayalım” demektedir. Dahası alâ var: “Sanayi mamullerinde de mensucat sanâyî mamulleri girmesin, onun dışındaki mamuller girsin” demektedirler. İşçilerin çalışmasına gelince, bu da Ortak Pazar’a girmesin diyorlar.

5. Katma Protokola göre, Türkiye’nin üçüncü ülkeler için özel bir takım tarifeler tatbîk etmesi de imkân dâhilinde bulunmayacaktır. Meselâ, bölgesel işbirliği dâhilinde, İran, Türkiye ve Pakistan arasında iktisadî, kültürel işbirliği yapılmıştır. Müşterek Ticâret Odaları kurulmuş ve müşterek yatırım projeleri hazırlanmıştır. Meselâ, diyelim ki, Pakistan’ın bir Jüt Sanayii veyahut kâğıt basma ünitesi kuruluyor. Biz de bu yatırıma iştirak ediyoruz. Yatırımına ortak olduğumuz banknot fabrikasının kâğıtlarını ithâl edeceğimiz zaman, ithalâttan gümrük almak zorunda kalacağız. Çünkü, Ortak Pazar’a göre bu üçüncü ülkedir. Biz onlara muafiyet tanımayacağız. Şayet tanırsak, aynısını AET’ye tanıyacağımız gibi, AET’nin preferans marjı da saklı tutulacaktır. Halbuki AET, üçüncü ülkelerle Türkiye’ye danışmadan dilediği anlaşmayı yapmakta serbesttir. Böyle bir durum karşısında biz, kendi ortak olduğumuz fabrikanın ithalâtından gümrük almak durumuna girince, tabiî Pakistan da bu noktadan sonra Türkiye’den yapacağı ithalâtta bize tanıdığı öncelikten vazgeçecektir. Böylece bizim bu üç ülke ile yapmakta olduğumuz iktisadî ve kültürel gelişme, akim kalacaktır. Nitekim RCD’nin iktisâdi yönü 1973’den beri gelişememiştir.

6. Ortak Pazar ülkelerinden ithalâtımızın % 97’sini, bu ülkelere ihracâtımızın da –tuzlu balık, küspe, zeytinyağı bile sanayi ürünü sayılmak şartıyla– sâdece % 8.5’ini sanayi ürünleri teşkil etmektedir. Pazarlar bulma konusu şimdiden Türk sanayicisinin büyük eksiği ve ciddi problemi olarak ortada durmaktadır. Bulunacak pazarlar içinde ithalâtlarının sâdece % 10’u sanayi ürünü olan AET ülkelerinin yeri sonda kalır. Sanayileşen Türkiye Ortadoğu’da, Asya’da, Afrika’da ve diğer üçüncü dünyâ ülkelerince dış pazarlar bulmak zorundadır.

Hâlbuki Ortak Pazar, bize üçüncü ülkelerde özel kota tanımadığı takdirde, bu imkânlar tamamen ortadan kalkacaktır. Bu sebeple, Ortak Pazar’ın ortak gümrük tarifesine uyma konusunda, Türkiye’nin üçüncü ülkelere karşı –KİBİ gibi– menfaatlerini koruyacak nisbette özel bir tarife uygulama yetkisinin korunması şarttır. Hâlbuki katma protokolde Türkiye’ye bu imkânlar tanınmamıştır.

7. Geçiş döneminde girilen taahhütlere nazaran sağlanan tâvizler hafif kalacaktır. Meselâ ortaklık konseyi, 3 yıllık raporunda, hazırlık devresi sonunda yâni geçiş dönemi başında Türkiye’nin AET’ye yönelen ihracâtının yaklaşık olarak % 85’inin sıfır veya düşük bir tarifeden veyahut tercihli ihraç kolaylıklarından faydalanmakta olduğu belirtiliyordu. Demek oluyor ki, Türkiye’nin geçiş döneminde beklediği tâvizler, üstleneceği yükümlerin karşılığını teşkil edebilecek ağırlıkta değildir. Geçiş döneminde sağlayabileceğimiz tâviz, AET’ye olan ihracâtımızda azamî % 10-15 oranında ek ihracat kolaylığı sağlamaktan ibaret olacaktır. Bu artış ciddî bir gelir fazlalığı da sağlamayacaktır. Ortak Pazar’la aramızdaki beş yıllık intikâl devresinde önceleri % 45’ini, sonraları % 85’ini ihtiva eden ihraç ürünlerimizle ilgili avantaj ve kolaylıklar tanınmasına ve buna mukabil bizim zahirde hiçbir mukabil mükellefiyet yüklenmeyişimize rağmen dış ticâret dengesi aleyhimize gelişmiştir. 1964-69 arasında AET’ye ihracâtımız sâdece % 19,5 oranında artmıştır. Buna mukabil aynı devrede ihracat hacmimiz, diğer serbest dövizli ülkelere karşı % 35,5; ABD’ne % 25, Doğu blokuna karşı % 147 oranında artmıştır. Son yılda ise durum daha da bozulmuş ve AET’ye olan ihracâtımız % 7,1 azalırken, ithalâtımız % 18,5 artmıştır. Buna rağmen Altıların, 22 yıla kadar uzayacak olan geçiş dönemi sona ermeden. Türkiye’yi ortak pazarın mevcut olan tarım anlaşması içine dâhil etmeye hiç niyetleri yoktur.

AET ülkeleri. Türkiye’nin Ortak Pazar’dan asıl umduğu tarım ürünleri konusunu genel bir çözüme bağlamak yerine, her yıl yapılacak müzâkerelerle 1 yıllık bâzı avantajlar sağlanması şekline bağlamışlardır.

8. AET ülkeleri sanayi sâhasında dahi, kuvvetli olduğumuz branşlarda Ortak Pazar’a yanaşmamıştır. Meselâ, mensucat sanayii mâmûllerimize karşı gümrük ve miktar kısıtlamalarını kaldıramayacaklarını beyan etmişlerdir. Hâlbuki, Türkiye için AET’ye ihraç edilebilecek sanayi dalları arasında dokuma sanayiinin yeri çok önemlidir. Zira, Ortak Pazar’ın dokuma sanayii komitesi AET ile rekabet edebilecek durumda olduğu için Türkiye’ye tâviz verilmemesini ileri sürmüştür. Bu da, gösteriyor ki. AET ancak  rekabet endişesi duymayacak kadar kuvvetli olduğu iş kollarında Türkiye ile Ortak Pazar uygulama temâyülündedir. Bu tutum AET’nin samimiyetsizliğinin de delilidir. Çünkü bir yandan 22 yıllık geçiş devresinde sanâyiimizin rekabet gücü kazanabileceğini ileri sürerken, diğer yandan hâlen rekabet gücü olan sanayiimizi Ortak Pazar’a sokmamaktadır. Binâenaleyh, bir taraftan liberal politika fikrini Ortak Pazar’ın sembolü yapmak istiyorlar: öbür yandan da kendi sanayilerinin zarar görmesi ihtimâli olan konularda, Ortak Pazar’dan vazgeçiyorlar. Orda himayeci noktaya yöneliyorlar. Bu durum da Ortak Pazar’ın belirli bir iktisâdi prensibi savunan sistemden ziyâde, tamamen Avrupa ülkelerinin iktisâdi menfaatlerini korumak amacını taşıyan bir teşkilât olduğunu gösteriyor. Bu sebeple tamamen pratik hareket ediyorlar. Bütün ülkelerle kendi menfaatlerine göre çeşitli mallar, ham madde ve mamuller bakımından anlaşmalar yapıyorlar. Türkiye’yi ise belirli bir statü içine sokarak, esas kendi menfaatlerimize yarayan mallarda korumak imkânından bizi mahrum ediyorlar. Buna mukabil İsrail ile yapılan anlaşmada, Ortak Pazar’a üye olmadığı hâlde İsrail’in bâzı sanayi malları için % 40 nisbetinde avantaj tanıyor, buna mukabil ancak % 15 tâviz istiyorlar. Böylece İsrail’le çok avantajlı bir ticâret anlaşması yapıyorlar. Biz ise üye olduğumuz hâlde bu avantajları bize tanımaktan kaçınıyorlar.

9. Ortak Pazar’da fayda umduğumuz bir önemli saha işçilerimize AET’de eşit çalışma imkânları tanınması idi. Hâlbuki AET buna da yanaşmamıştır. Katma Protokol’e göre, bize ancak diğer üçüncü ülkelere tanıdıkları hakları vermektedirler. O da sosyal sigortalardan yararlanma gibi haklardır. Hâlbuki bu haklar AET dışı olan Avusturya gibi ülkelerle yapılan anlaşmalarda da kabul edilmiş hususlardır. AET ülkeleri, hattâ bugüne kadar, protokol hükümlerini dahi yerine getirmemişlerdir.

Yerlilerle ücret denkliği, ilk mukavele ücretinin dolmasından sonra coğrafî ve mesleki seyyâliyet, sendika haklarından, yararlanma gibi mevzular bugün yabancı işçi çalıştıran bütün ülkelerde kabul edilmiş şeylerdir. Bizim için gaye, işçilerimizin haklarını, AET ülkeleri işçilerinkilerle aynı hukuki metinlere başlayabilmektedir. Meselâ: AET işçileri için 9.11.1968 gün ve 1612/68 sayılı topluluk tüzüğü uygulanmaktadır. Türk işçilerine de bu tüzük hükümlerinin uygulanması hâlinde işçilerimiz Ortak Pazar’da eşit şartlarla iş bulma imkânına kavuşurlar. Maalesef, AET ülkeleri katma protokolde bu talebimizi de reddetmişlerdir. Gerçi bizimle aynı statüde bulunan Yunan işçileri de bu tüzük hükümleri dışında tutulmaktadır. Fakat, Yunanlıların işgücü yönünden Ortak Pazar ülkelerine karşı tutumu, bizimkinden farklıdır. 1960’dan beri Yunanistan’dan her yıl ortalama 100.000 işgücü ihraç edilmektedir. Bu miktar her yıl yeni doğan nüfûsun % 18’ine yükseldiği için, Yunanistan işgücünün dışarıya kaçış hızını azaltmak temayülünü benimsemiş, bu sebeple AET ile olan müzâkerelerinde, bu konu üzerinde fazla durmamış, işgücünün dışarda istihdamını cazip kılacak şartları hazırlamak hususuna fazla bir önem atfetmemiştir.

Hâlbuki, ülkemizin işgücü ve istihdam şartları farklı bir durumdadır. 1985 yılma ait tahminlerde de istihdam imkânlarımız işgücünün altında görülmekledir. Ayrıca işçilerimizin sağladığı döviz miktarı; dış yardımları dahi aşan bir artış gösterdiğinden, gerek dış ödemeler, gerek istihdam imkânı yönünden dışarıya işgücü akımı ve dolayısıyla işçilerimizin dışardaki istihdam şartları Türkiye yönünden büyük bir önem kazanmaktadır.

Geçiş dönemi protokolünde AET ülkelerindeki emek taleplerinin karşılıklı olarak bildirilmesi sistemine ülkemizin de katılmasını, Türk-İş ile İş ve İşçi Bulma Kurumu’muzun da dâhil edilmesini sağlamak mümkün olmamıştır.

10. Kredi alınması mes’elesi:

Türkiye’nin AET’den istediği kredi talebi de geçiş dönemi protokolünde reddedilmiştir. AET ancak 175 milyonluk tekliflerini 200 milyona çıkarabileceklerini beyân etmişlerdir. Bu miktar nüfûsa oranlanırsa, Yunanistan’a açılan kredilere nazaran yarıyarıya daha azdır.

Edinilen bilgilere göre müzâkerelerde Türkiye tarafı geçiş dönemine girme konusunda siyâsi bakımdan fazla kararlı ve angaje olmuş durumda gözükmemiş olsaydı, sağlanacak avantajların arttırılması mümkün olurdu.

11. Netice olarak; bütün bu izahat gösteriyor ki, Ortak Pazar’la işbirliği iktisadî   gerçeklere dayanmak zorundadır. Protokol şartları incelendiğinde bunların iktisâdi gelişmemiz yönünden müsbet olmayıp, bilâkis zararla sonuçlar vereceği görülmektedir. Bu mahzurlar, geçiş döneminde tedricen ortaya çıkacaktır.

 

VI. NETİCE

Özetlersek, Türkiye ile AET arasındaki münâsebetler 1970’den beri düzgün gitmemiş ve daha önemlisi Türkiye’nin aleyhinde gelişmiştir.

Bunun sebebi şudur:

1. Geçiş devresini düzenleyen Katma Protokol’un şartları Türkiye için çok kötü hazırlanmıştır.* Türkiye aleyhine önemli dengesizlikler vardır: Şöyle ki;

a) Türkiye’nin AET’den hazırlık devresinde aldığı tâvizlerin zaman içinde önemi tamamen kaybolmakta, buna mukâbil Türkiye’nin AET’ye verdiği tâvizler, Türkiye açısından önemini giderek arttırmaktadır.

aa) Misâl, gümrük vergilerindeki indirimler ve ithalâttaki liberasyon genişletmesidir.

ab) AET Türkiye’ye sağladığı gümrük avantajlarını pek çok ülkeye daha tanımış ve tanımakta olduğundan, Türkiye için ortaklık anlaşmalarının getireceği bir avantaj olmaktan çıkmaktadır. Esasen AET’nin gelişen ülkelerden gümrüklü olarak yapmakta olduğu sınai ürün ithalatındaki gümrük vergileri yok denecek kadar azdır. Türkiye açısından ise fedâkârlık oranı giderek artmaktadır.

İthalâtımızın ağırlığını meydana getiren 12 yıllık listeye dâhil olan mallar için hâlen 1.1.1973 ve 1.1.1976’dan itibaren geçerli olmak üzere % 10 ve % 10 olmak üzere toplam % 20’lik gümrük indirimi yapılmıştır. 1.1.1978’den itibaren de her yıl % 10’luk indirim ile 1.1.1985’e kadar gümrükler sıfıra indirilmiş olacaktır. 22 yıllık listedeki mallara da eskiden yapılan % 5 + % 5’ek olarak 1979’da % 5 indirimle, % 15 oranında indirim uygulanacaktır. Ortak gümrük tarifesine uyumda DBYP döneminde başlayacak ve biri 1977 diğeri 1980’de olmak üzere mevcut tarifemizle OGT arasındaki fark % 40 oranında azaltılmış olacaktır.

İthalât teminatları da 12 yıllık liste için 1978, 1979, 1980 ve 1981 yıllarında yapılacak % 10’arlık dört indirimle % 40 oranında azaltılacaktır.

22 yıllık liste için 1979’da % 5’lik bir indirim daha yapılacaktır.

Gümrük vergileri ve ithâlât teminatları ile ilgili bu vecibelerimiz yanında katma protokolün 22. maddesine göre Konsolide Liberasyon listesi 1981 yılı başında % 5 daha arttırılarak tüm konsolidasyon oranı % 45’e ulaştırılacaktır. Bu oran 1983’de % 60’a, 1991’de, % 80’e ve 1985’te % 100’e ulaşacaktır.

Ayrıca Katma Protokol’ün 25. maddesi gereğince, AET için açılacak kontenjan kotaları da 1978’de % 10 ve 1980’de tekrar % 10 oranında arttırılmak zorundadır.

Hâlbuki, geçiş dönemi sırasında yapılan uygulamalarda bilhassa 1976 yılı başında gümrük indirimleri ve konsolide liberasyon listesi arttırımında çok ciddi güçlüklerle karşılaşılmıştır.*

Türkiye geçiş dönemi içinde sâdece gümrükler açısından değil, liberasyon listesinin genişletilmesi, AET için kotaların arttırılması, AET sermâyesine Türkiye’de eşit şartlar ile çalışma durumunun sağlanması gibi, “marjinal değişmelerde büyük sapmalara yol açabilecek” tâvizler de vermiş bulunmaktadır.

Türkiye gibi sanâyileşmenin dönemecinde bulunan bir ülke için böyle bir açılma yüksek bir mikro maliyettir. Türkiye’nin katlandığı bu yüksek maliyete karşılık AET, dünyânın pek çok ülkesine tanıdığı hakları Türkiye’ye vermekle, herhangi bir fedakârlıkta bulunmuş olmamaktadır.

2. Geçiş devresi hükümlerinde Türkiye aleyhine ortaya çıkan diğer bir önemli dengesizlik şudur: Türkiye’nin verdiği tâvizler ve AET’ye sağladığı avantajlar:

• Kesin bir takvime bağlanmıştır.

• Otomatik olarak Türkiye tarafından mer’iyete konma durumu vardır.

• Miktar olarak tarif ve rakamlarla tesbit edilmiştir.

Gümrük indirim ve oranları ve zamanları, ihtiva ettikleri mal cinsleri, liberasyon ve kota arttırımlarındaki oran ve miktarlar kesindir, açıklık vardır.

Buna karşılık AET’nin vermeyi taahhüt ettiği tâvizler kesin ve açık değildirler, sürüncemede bırakılabilir mâhiyettedir.

Meselâ:

• Türk işçilerine tanınacak haklar,

• Zirâi mahsûllerimiz ile ilgili kontenjan ve gümrük indirimleri,

• Sağlanacak dış finansman imkânları (krediler),

bunların başlıcalarıdır. Bunların Türkiye lehine işler duruma getirilmesinde kesinlik ve açıklık yoktur. Miktarları ve muhtevâları kolaylıkla tartışma konusu yapılabilir. Siyasi, hukuki ve idâri yönden işbirlikleri, Brüksel veya AET üyesi ülkelerin hükümetlerince rahatlıkla değiştirilebilir veya sürüncemede bırakılabilir:

Nitekim 1973-78 arasında, Türkiye vecibelerini yerine getirirken (gümrük indirimleri), AET yukarda belirtilen her üç husustaki vecibelerini yerine getirmemiş, çeşitli sebeplerle sürüncemede bırakmış veya red etmiştir.

• İşçilerimiz için, gerekli avantajlar sağlanmamış,

• Tarım mahsûllerimize gerekli nisbî avantajlar sağlanmamış,

• Lüzumlu krediler, verilmemiştir.

Bütün bunlara rağmen:

• Geçiş dönemi şartları AET ile sürtüşmelerin tek sebebi değildir.

Türkiye ile AET münâsebetlerinde bünyevi bir dengesizlik ve Türkiye aleyhinde bir durum vardır. Kısaca AET işbirliği Türkiye’nin sanayileşme hedefi ile kâbili telif değildir.

 

Türkiye’nin iktisadî gelişme ve sanayileşme hedefi ile

AET üyeliği kâbili telif değildir:

1. Ankara Antlaşması ve protokollerinin doğrultusunda Türkiye’nin hâlen içinde bulunduğu geçiş dönemi şartları, Türkiye için çok katı bir bağlayıcılık, getirmektedir. Bu entegrasyonunu tamamlamağa çalışan Türk sanayiinin gelişme ve yatırım hızı kesilir ve dışa bağımlılığı devam eder. Hattâ mevcutlar dahî tutunamazsa dışa bağımlılık artar.

Türkiye 900 milyar TL. na yaklaşan milli gelir % 7 civarındaki yıllık büyüme hızı, 45 milyonluk nüfusu ile sanayileşme stratejisinde “değişik üretim alanlarına yayılan, yatırım ve ara malları da üreten bir ülke olma” potansiyeline sahiptir. Türkiye sâdece hafif sanayi dallarında sıkışıp kalmış, katma değeri düşük, teknoloji geliştiremeyen kısır imalât sanayi dalları içinde bırakılamaz. Türkiye’nin dengeli ve yaygın sanayileşme stratejisi doğrultusunda ilerlemesini zaruri kılan şu temel unsurlar vardır:

1. Ortadoğu ve İslâm dünyâsındaki siyâsî, askeri ve iktisâdi denge şartlarının  arzettiği devamlı hüviyet.

2. 1980’lerde 50 milyonu aşacak nüfûsa istihdam imkânları hazırlama zarureti.

3. Milli gelir ve büyüme hızında ulaşmış olduğu seviyeler.

• Asgari bâzı imalât dallarında teknoloji geliştirme zarureti,

• Bâzı imalât sanayi dallarının, dinamik ve sürükleyici özelliklerinden yararlanma.

• İslâm ülkeleri ve KİBİ içinde işbirliğini geliştirme ve yeni dengeler kurma zarureti gibi unsurlar. Türkiye’nin yaygın ve dengeli bir sanâyîleşme siyâseti gütmesini zarurî kılmaktadır.

Bu tabloyu AET’ye geçiş dönemi şartları ile karşılaştırdığımız zaman tutarsızlık açıkça görülür. “Türkiye fiilen içinde bulunduğu ve ilerde de bulunmak zorunda olduğu üretim yapısını mevcut ortaklık münâsebetleri içinde geliştiremez.

Hakikaten hem katma protokol şartlarının çok dengesiz düzenlenmiş olması, hem de AET’nin protokol şartlarını dahî yerine getirmeyişi karşısında Türkiye’de özel ve kamu kesiminden şiddetli reaksiyonlar başlamıştır.

Meselâ; Çalışma Bakanlığının 1977 Şubat’ında hazırladığı AET raporunda, rapor aynen şöyle sonuçlanmaktadır:

1. 20 Aralık 1976 tarihli 2/76 sayılı AET Konsey kararı, 15/61 sayılı tüzük (Topluluk üyeleri arasında serbest dolaşımın ilk kademesini düzenleyen tüzük)   hükümlerine uyarlı bir şekilde yeniden düzenlenmesi hususundaki önerimiz kabul edilmediği,

2. ve Katma Protokol’un 37 mad. (Türk işçilerine AET ülkelerinde açık olan işlere tâlip olma hakkı verilmesi) ve 39. mad. (Yurt dışında çalışan işçilerimizin sosyal güvenliklerinin teminat altına alınması) içinde yukarıda belirtilen yetersizlikler önerilerimiz uyarınca giderilmediği takdirde,

3. Türk işgücünün Topluluk içinde serbest dolaşımı ile ilgili Topluluğun vecîbesi yerine getirilmemiş olacağından,

4. AET’nin Türkiye’ye yüklediği vecibelerin de uygun olan kalemlerinde ve giderek ağırlaşan ölçülerde misillemeye gidilmesi,

5. bunlarla da istenen elde edilmediği takdirde, hâlen toplulukta çalışan mevcut işgücünün ikili anlaşmalarla korunmasına ağırlık verilerek,

6. Sanâyî, ticâret, tarım, mâlî konularda da yapılacak toplu bir değerlendirmenin olumsuz sonuç vermesi  hâlinde,

7. AET ilişkilerinin kesilmesi yoluna gidilmelidir.*

Sanâyî Bakanlığı da AET ile ilgili olarak hazırladığı 24 Şubat 1977 raporda katma protokolde bâzı değişiklik talepleri ileri sürmektedir:

 

A. Liberasyon İle İlgili Tâdil Teklifi:

1. AET’ye konsolide edilecek maddeler AET’nin istihsâl rakamlarına göre ve 22 yıl sonunda % 100 nisbetine varacak şekilde Türk Kalkınma Plânlarında tedricen ilân edilmelidir.

İlk safhada Kalkınma Plânında serbest bırakılacak malları tesbît edilmelidir.

Müteakip Kalkınma Plânında ise, serbest bırakılan maddelerde her yıl % 20’lik dilimler hâlinde ve 5 müsavi taksitte sıfıra inecek şekilde gümrük tenzilâtı yapılmalıdır.

2. Serbest bırakılacak sanayiler ilân edilmeden önce dâhilde alınacak tedbirlerle bunlar âzami şekilde desteklenmelidir. Bu tedbirler, ucuz hammadde ve enerji, vergi ıslâhı, uzun vadeli ve düşük finansman masraflı kredi v.s. gibi maliyet girdilerinin en ucuz şekilde temin edilmesidir.

3. Serbest bırakılan kalemler, icâbında Kalkınma Plânları ile revize edilebilmelidirler.

 

B. AET Kontenjanları İle İlgili Tâdil Teklifi:

1. Türkiye AET lehine kontenjanlar açacaktır.

2. Açılacak kontenjanlar katma protokolün 25. maddesinde belirtilen vâdelerde ve nisbetlerde yapılacak, ancak kontenjanların kompozisyonun ithâl gereklerine göre  Türkiye tarafından tesbît edilerek, Kalkınma Plânlarında 5’er yıllık devreler hâlinde  ilân edilecektir.

3. Kalkınma Plânlarında ilân edilen kontenjanlar icâbında revize edilecektir.

 

C. Gümrük İndirimleri:

Bu hususta Türk sanayiine rekabet gücü kazandıracak dâhili tedbirler dışında katma protokolün gümrük tenzilâtı ile ilgili 10. 11. 12. maddelerinin su şekilde değiştirilmesi teklif edilmiştir:

1. Türkiye 22 yıllık bir vâde sonunda ve aşağıda belirtilen şekilde AET ile gümrük birliğini gerçekleştirecektir.

2. Türkiye dış rekabete açacağı malları kalkınma plânlarında ilân ederek AET’yi  libere etmelidir. Müteakip plân döneminde ise libere edilen kalemler % 20’lik  indirimler hâlinde 5 eşit taksitte ve plân dönemi sonunda sıfır olacak şekilde tatbik edilmelidir. Bu şekilde 4 plân devresi sonunda sınaî malların gümrükleri sıfıra inecektir.

3. Kalkınma plânlarında ilân edilen kalemler icâbında Türkiye tarafından revize edilebilecektir.

 

D. Ortak Gümrük Tarifesine Uyum ve Üçüncü Memleketlerle Münâsebetler Hakkında İleri Sürülen Tâdil Teklifleri:

1) Katma protokolün (20-19/4) maddeleri tamamen kaldırılarak, Türkiye’nin AET dışındaki memleketlerle iktisâdi münasebetlerini ve ihracâtını geliştirici gümrük tâvizleri esâsına göre anlaşmalar yapabilme imkânı sağlanmalıdır. OGT’ye uyum, ancak AET’ye gümrük tenzilâtı tatbik edilmiş maddelere şâmil olmalıdır. (K.P. Md. 17-18-19)*

 

VII. NETİCENİN ÖZETİ:

1. Hâlen mer’iyette olan ve AET’de Türkiye’nin geçiş dönemini düzenleyen Katma Protokol Türkiye’nin tüm menfaatlerine sanayileşme, iktisadî gelişme ve kalkınma hedeflerine aykırı düşmektedir.

2. Katma Protokol’ün tamâmen ve yeni baştan düzenlenmesi lâzımdır.

3. AET ile esnek bir bağlantı modeli geliştirilmelidir.

4. AET ile ilgili hükümler beş yıllık plânlarla ilgili olacak şekilde düzenlenmeli ve Türkiye yönünden revize edilebilmelidir.

5. Üçüncü ülkelerle münâsebetlerde Türkiye serbest olmalıdır.

6. Bu şartlar AET tarafından kabul edilmezse, AET ile İmtiyazlı Ticâret Anlaşması yapılması cihetine gidilmelidir.

Ankara Anlaşması, AET ile münâsebetlerin bu kabil bir İmtiyazlı Ticâret anlaşması ile yeni bir rejime bağlanmasına müsaittir.

AET İsrail ve Yugoslavya ile münâsebetlerini İmtiyazlı Ticâret Anlaşmaları ile düzenlemiştir.

Türkiye AET ile olan münâsebetlerini düzenlemeğe çalışırken, bunu Türkiye’nin iktisadî hayâtını yönlendiren tek alternatif gibi görmemek zorundadır. Böyle davrandığı ve düşündüğü takdirde, AET kudretini verdiği avantajla şartları aleyhimize azamî ölçüde zorlayacaktır. Türkiye AET’yi dengelemek zorundadır. Bunun için çok yönlü iktisadî münâsebetleri geliştirmesi gerekir. Türkiye doğusunu ve güneyini; Asya’yı ve Afrika’yı çok ihmâl etmiştir. Türkiye, yüzünü bu istikâmetlere de çevirmesini bilmelidir.

 

 

 

Türkiye’nin

AT Meselesi*

 

I

Türkiye’nin bir AT meselesi vardır. AT gerçekten bir mesele olmuştur. 31 yıldan beri süren bu mesele 31 Temmuz 1959 ile 1990 arasında çözülememiştir. Bir yandan her ne pahasına AT’a girmek isteyenler hüsrana uğrarken, AT’a karşı olanların da üzerinde demokrasinin kılıcı gibi bir AT heyulası eksik olmamıştır. Yani ne AT’a girebilmişiz ne de AT kompleksin’den ve onun maddî, manevî tazyikinden kurtulabilmişiz. Bu sebeple AT bizim için cidden 31 yıldır çözülemeyen ve daha da uzun yıllar çözülemeyecek bir mesele olarak kalmaya mahkûm görülmektedir.

Batı ile bütünleşmede temel engeller batının Türkiye’ye bakış tarzı ile bizim ona bakış tarzımızın tamamen zıt istikamette olmasıdır. Daha 11. asırda, 1073’te Papa VII. Gregoire “Batının hayat sahası olmak icap eden Anadolu kaybedilmek üzeredir. Asya’dan gelen yeni kavim burada bir devlet kurar ve temelini sağlama bağlarsa Avrupa kendisini hiç değilse üç yüz yıl tehlikenin içinde bulacaktır. O halde cihad şarttır.” demiş, haçlı seferleri böyle başlamış ve bu politika devam edegelmiştir. Asırlarca Osmanlı Devleti’nin Cihan hâkimiyeti karşısında kendisini savunma durumunda kalan Batı, son bir buçuk asır içinde önce hasta adam, Cumhuriyet döneminde ise Batının güdümüne girmiş bir küçük adam durumundaki Türkiye’ye karşı tutumunu şöyle özetlemiştir:

Dünyanın bu kesiminde kendine yeterli ve güçlü bir Türkiye olmamalıdır. Fakat tamamen zayıf ve her an karşıt gücün himayesine girebilecek kadar güçsüz bir Türkiye de arzuya şayan değildir. O halde, bu topraklarda yaşayan millet, her yönü ile kuvvetlendikçe budanan, zayıfladıkça sulanan bir ağaç misali batı tarafından kabul edilen asgari ve azami limitler içerisinde kalmalıdır”.1

Böylece, Batı için Türkiye yabancı, hasım, daima kontrol altında tutulan ve dışlanan, kendinden sayılmayan bir millet olarak düşünülmüş ve ona göre değerlendirilmiştir. Türkiye’nin ise, son iki asırda resmî gözle Batı’yı görüş tarzı benimsenmesi ulaşılması özlenen, karşısında hayranlık duyulan bir medeniyet sembolü şeklinde olmuştur.

Bu görüşün tesiri altında, Türkiye sürekli bir batılılaşma politikası takip etmiş ve 1957’de 258 madde ile bir ek protokolden oluşan Roma Antlaşması ile Ortak Pazarın ilk nüvesi kurulunca, 31 Temmuz 1959’da, yani daha Demokrat Parti devrinde, Tunus ve Yunanistan’dan sonra ortak pazara müracaatını yapmıştır.

12 Eylül 1963 tarihinde İnönü’nün başbakanlığı sırasında imzalanan Ankara Antlaşması sonucunda Türkiye ile Ortak Pazar arasında ortaklık münasebeti kurulmuştur. Ortaklık antlaşmasına göre, Türkiye’nin tam üyeliği için hazırlık, geçiş ve son dönem olmak üzere üç safhanın tekemmül etmesi gerekiyordu. 4 Şubat 1964 tarih ve 397 sayılı kanunla Ankara Antlaşması tasdik edilmiş ve Türkiye 1 Aralık 1964’te associate member denen aday üye statüsünü benimsemiştir. 1964-1969 arasında beş yıllık bir hazırlık devresi geçirildikten sonra 1 Aralık 1969’da geçiş devresine sıra gelmiştir. Geçiş devresine intikal, beş yıl daha geciktirilebilirdi. İlk başta bu hakkımızı kullanmadık. Yalnız şartlarda anlaşılamadığı için, daha doğrusu şartlar iktisadi bakımdan çok aleyhimizde olduğu için hükümetimiz geçiş devresini bir yıl tehir etmek zorunda kalmıştır.

23 Kasım 1970’te imzalanan Katma Protokol ile geçiş devresine girilme kararı verilmiştir. Fakat Katma Protokol ikinci beş yıllık Kalkınma Plânı ile çatışma durumuna girince DPT katma protokole karşı çıkmıştır. Zira, Ortak Pazara giriş prosedürünü Dış işleri Bakanlığı yetkilileri benimseyip yürütüyordu. Türkiye’nin iktisadî gelişme plânı ise DPT tarafından geliştiriliyordu. Tanzim edilen katma protokol şartlarının Türk ekonomisi için hiç de faydalı olmadığı zamanla daha iyi anlaşılınca, bu uyuşmazlık neticesinde Katma Protokol iki yıl daha askıda kaldıktan sonra 1 Ocak 1973’te, 1971 Mart muhtırasından sonraki ara kabine döneminde, yürürlüğe girebilmiştir. Bu dönemde Türkiye ile Topluluk arasında bir gümrük birliğinin kurulması ve işgücünün serbest dolaşımı hedef ittihaz edilmiştir.

Fakat ortak pazara verilecek tavizler bir takvime bağlanıp otomatikman işlediği halde, onların bize vereceği tavizler her seferinde yapılacak toplântılarda tespit edilmek üzere ortada bırakılmış bulunuyordu. Bu yüzden bizim için en önemli olan tarım mallarının tekstil gibi rekabet gücümüzün bulunduğu sanayi mamullerinin ihracında işçilerimizin serbest dolaşım hakkı, kredi ve benzeri finansman imkânları sağlanması gibi konularda ortak pazar; daima anlaşmazlık veya engeller çıkardığı için Katma Protokol düzgün bir şekilde yürütülememiştir. Türkiye ile ortak pazar arasında iktisadî ve siyâsî sürtüşmelere yol açan bu durumun münasebetlerimizi daha fazla bozmaması için 12 Eylül 1978 tarihinde Türkiye AET anlaşmasının bir süre dondurulması kararlaştırılmıştır. Daha sonra 12 Eylül 1980 sonrasındaki gelişmeler Topluluk ile münasebetlerin bir süre kesilmesine yol açmıştır. 1973’te başlayan ve 12 yıl sürmesi plânlanan geçiş dönemi böylece düzgün bir şekilde işletilmeden 1985 yılı sonunda nihayete ermiştir.

1986 yılında tam üyelik tartışmaları başlamış ve nihayet 14 Nisan 1987’de Türkiye tam üyelik için müracaatta bulunmuştur.

Türkiye’nin müracaatını incelemek üzere Ortak Pazar bir komisyon kurmuş ve bu komisyon üç yıla yakın bir sürede inceleme ve tetkiklerde bulunarak 15 Ocak 1989 tarihli kararı ile Türkiye’nin talebini geri çevirmiştir.

 

II

Şimdi 1959’da başlayıp 1990’da düğümlenen Ortak Pazar macerasını geriye dönüp incelediğimiz zaman şu özellikler dikkatimizi çekmektedir:

1. Ortak pazara müracaatımız, gerek 1959’daki ilk müracaatımızda, 1963 Katma Protokolünün imzalanmasında, gerek 1987’de tam üyelik müracaatında, Türk milletinin ve devletinin uzun vadeli menfaatlerini ön plâna alarak yapılmış ilmî çalışmalara, ciddî etütlere dayandırılmamıştır. Tersine bazı egemen güçlerin olayı bir oldu bittiye getirme aceleciliği içinde, alınan ani kararlarla gerçekleştirilmiştir.

İlk müracaatımız çok ani olmuştur. 1957’de akdedilen Roma anlaşmasıyla AET 1959’da uygulamaya girmiş, biz de hemen aynı yıl apar topar müracaatta bulunmuşuzdur. 1959 yılı DP’nin en buhranlı dönemidir. İhtilâl hazırlıklarının yapıldığı, Dünya Bankasının Türkiye’ye yardımı kestiği, enflasyonun hızlandığı, Türk parasının değer kaybedip, kalkınma hızının durma noktasına geldiği bir dönemdir.

Katma Protokolün imzalandığı 1963 yılı ülkede demokrasinin inkıtaa uğradığı, millet iradesiyle iş başına geçmiş bir hükümetin bulunmadığı dönemde imzalanmıştır. Hayatında hiç bir seçimi kazanmamış olan ismet İnönü’nün tayinle başbakan olduğu bir döneme rastlaması dikkate şayandır. Sayın İnönü’nün, işin ilmî bir incelemeye tabi tutulmayışını teyit eden bu davranışı mazur gösterici mâhiyetteki sözleri de ilgi çekicidir. Sayın İnönü “Eğer, hazır olalım, öyle geçelim dersek, daha bin yıl bekleriz ve gelemeyiz” diyerek hazırlıksız karar verildiğini ülke menfaatlerinin enine boyuna incelenerek bir sonuca varılmadığını açıkça itiraf etmiştir.

Halbuki bu antlaşma 1838 tarihli Türk-İngiliz Ticaret antlaşması ve 1923 Lozan antlaşmasından sonra, Türkiye’nin dış iktisadî ve siyasî münasebetleri yönünden imzaladığı en önemli antlaşmadır. Bu antlaşmanın imzalanması sırasında Başbakan İsmet İnönü, Başbakan Yardımcısı Kemal Satır ve Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin’dir. Yani, Cumhuriyet Halk Partisi erkânıdır. Halbuki CHP seçimi kazanmış, seçimle iş başına gelmiş bir parti değildir. Diğer siyasî partilerin askerî yönetim tarafından feshedilip kapatıldığı ve de fakto olarak siyaset alanında yaşama imtiyazı tanınmış tek imtiyazlı partidir. Fakat bu imtiyaz millet tarafından ve demokratik süreç içinde verilmiş değildir ve böyle bir partinin liderleri Türk milletinin tarihi kaderini etkileyen bir antlaşmanın karar vericisi olmaktadır.

Aynı şekilde Ortak Pazara, geçişin, diğer bir önemli meselesi olan Katma Protokol, 1971 Mart ihtilâlinden sonra demokratik sürecin kesildiği ve Türk devletinin milletçe seçilmeyen yönetimler elinde bulunduğu bir dönemde  ara kabine tarafından imzalanmıştır. Teknisyenlere göre, Katma Protokol, Ankara Antlaşmasına nazaran dahi, Türkiye’nin menfaatlerini koruma açısından daha başarısızdır.

Nihaî müracaatın yapıldığı 1987 yılı, başka bir enteresan siyasi yapıyı belirtme yönünden dikkate şayandır. Zira, 1987 yılına gelindiğinde, Ortak Pazarla münasebetler tamamen durmuştur. İki taraf da isteksizdir. 1987 yılı başlarında İstanbul’da İktisadi Kalkınma Vakfı tarafından tertip edilen toplântıda, Ortak Pazarın ileri gelen siyasîleri olumsuz görüşlerini açıkça belirtmişler, Türk hükümeti ise toplântıya dış işleri bakanını dahi göndermek lüzumunu hissetmeyerek aynı olumsuz tavrı sergilemişti. Bu yıl, Türkiye’nin dış ticaretinde İslâm Ülkeleriyle münasebetlerinin son derece geliştiği, yüzde 40’lara doğru tırmandığı bir dönemdir. Türkiye’nin ÎSEDAK içindeki aktivitesi artmış ve İslâm Ülkeleri arasındaki iş birliği faaliyetleri hızlanmıştır. İşte tam böyle bir sırada anî olarak Ortak Pazara yapılan müracaat sonucunda İslâm Ülkeleriyle olan iktisadî ve akabinde siyasî münasebetlerimiz gerileyip gölgelenmeye başlamıştır. 1990’larda Ortak Pazar tarafından da dışlanan Türkiye siyasî yalnızlığa doğru itilmiştir.

2. Ortak Pazara müracaatımız, başlangıçtan bu yana, hiçbir safhada Türk milletinin tasvibine sunulmadığı gibi, bu kadar önemli kararlar Parlamento kararına da dayandırılmayıp, Hükümet kararlarıyla gerçekleştirilmiştir.

3. 31 yıllık süre içinde Ortak Pazarla olan münasebetlerimiz, ne hazırlık ne geçiş, ne de tam üyeliğe müracaat dönemlerinde uyumlu, pürüzsüz yürümemiş devamlı ihtilâflar, uyuşmazlıklar ve kesintiler içinde sürtüşme ile geçmiştir.

4. Ortak Pazarla münasebetlerimizin en fazla kesildiği 1980-1987 arasında Türkiye dış ticaretinde en hızlı ve dengeli gelişmeleri kaydetmiştir. Bu hızlı gelişmeler dış ticaretimizin 6 katına çıkışı Ortak Pazar dışında ve ona rağmen cereyan etmiştir. 1986 da ihracatımızda AET’nin payı (miktar olarak artmaya devam etmesine rağmen) % 40.8’e düşmüş; İslâm Ülkelerinin payı ise % 42.3’e yükselmiştir.

Aynı dönemde Ortak Pazara girmiş olan Yunanistan iktisadî bakımdan Türkiye’ye kıyasen Ortak Pazardan aldığı büyük yardımlara rağmen başarısız bir performans göstermiştir.

5. Ortak Pazar ülkeleri antlaşma hükümlerine uymamış ve antlaşmaya göre Türk işçilerinin Ortak Pazar ülkelerindeki serbest dolaşım hakkı süre ve zamanlama yönünden resmen başladığı halde, fiilen uygulamamışlardır. 1987’de tam üyeliğe müracaatımızdan bu yana, Ortak Pazarla dış ticaretimizdeki hem açıklar, hem de dış ticaret hadleri devamlı olarak aleyhimize gelişmiştir. Şunu açıkça belirtmekte fayda vardır ki, Türkiye şayet bu Ortak pazar macerasına hiç bulaşmamış olsaydı, normal milletlerarası anlaşmalar ve GATT çerçevesinde Ortak Pazar ülkeleri ile olan iktisadi münâsebetlerimiz ve dış ticâret seviyemiz bugünkü durumundan daha elverişsiz olmazdı. Tam tersine 1987’den bu yana, Ortak Pazarın maddî, manevî ipoteği altına girmiş olan Türk ekonomisi olumsuz yönde etkilenmiştir.

6. Ortak Pazara müracaatın başladığı 1959 tarihinden beri yazdığımız makalelerde ve verdiğimiz konferanslarda, bu organizasyonun uzun vadeli siyasî ve kültürel entegrasyon yönü üzerinde durmuş ve bunun Türkiye açısından önemini belirtmeğe çalışmışızdır. 1960’lı yıllarda verdiğim bir konferansta şu fikirleri dile getirmiş bulunuyordum:

Müşterek Pazar çok cepheli bir konudur. Konunun Türkiye açısından ve üç yönden incelenmesi gerekir.

Müşterek Pazarın siyasî cephesi, Müşterek Pazarın sosyal ve kültürel cephesi, Müşterek Pazarın iktisadi cephesi2 

 

III. Müşterek Pazarın Siyasî Cephesi:

Müşterek Pazarı ortaya çıkaran Roma antlaşmasının esas gayesi Avrupa’yı bir siyasî entegrasyona ulaştırmak ve Federal Avrupa Birleşik Devletini teşkil etmektir”.

Türkiye bakımından sorulacak sual şudur: Nihaî gaye olarak Türkiye’nin Federal Avrupa Birleşik Devleti içinde yer alması, onun bir siyasî üyesi veya eyaleti olması uygun ve kabule şayan mıdır? Yoksa Türkiye’nin kendine başka gruplar araması gerekir mi? Kanaatimce Türkiye bir Avrupa devletinin eyaleti ve uydusu olamaz. Türkiye’nin ’da ayrı bir grup kurması gerekir. Bunun için Türkiye’nin dünya siyasetinde işgal edeceği yer hususunda 50 yıllık veya asırlık bir strateji takip etmesi icap eder. Bu strateji diğer ülkelerde olduğu gibi münevverler ve fikir adamları tarafından işlenir. Hükümetlerin dış siyasetleri kısa vadelerde farklılıklar kaydetse dahi bu uzun vadeli stratejinin ana hatlarına aykırı düşmemesi icap eder”.3

Başta da arzettiğim gibi bugün bloklaşma çağındayız. Kuzey Amerika, ABD etrafında siyasî ve iktisadî bir kudret olarak taazzuv etmiştir. Güney Amerika kendi birliğini sağlama gayesi için mücadelesine devam etmektedir. Avrupa birliği fikri, Müşterek Pazar nüvesi etrafında gelişmektedir. Rusya, Çin ve Hindistan gibi devletler esasen kendi içlerinde birer dev siyasî ve iktisadî kudret ve ünite meydana getirmişlerdir. Arap devletleri, Arap Birliği fikri etrafında mücadelesini sürdürmektedir. Afrika devletleri, Afrika Birliği fikrini işlemeğe çalışmaktadır, İsrail, bütün dünya yahudilerini Siyonizm ideali etrafında toplayarak –Dünyaya yaygın kendine has avantajları sayesinde– bir büyük siyasî ve iktisadî kudret haline gelmeye çalışmaktadır. Bu guruplar arasında kalan Anadolu Türkiye’sinin tek başına dünyada bir söz sahibi olamayacağı muhakkaktır. Bu sebeple asırlık stratejimizin çok iyi tayin edilmesi ve Türkiye’nin gruplaşan dünyamız içindeki yerinin iyi tayin edilmesi gerekir. Fakat bu yerin her halükarda Avrupa Birleşik Devleti içinde olmaması gerekir. TÜRKİYE’NİN BİR GURUBA KATILMAKTAN ZİYADE BİR GURUP TEŞKİLİNE ÇALIŞMASI UYGUN OLUR”.4

 

IV. Müşterek Pazarın Sosyal ve Kültürel Cephesi:

Avrupa Birliği fikri, siyasi gaye yanında, dini hedeflere de sahiptir. Zira Batı Hıristiyan kültürüne dayanan bir Avrupa Birliği fikri işlenirken, ortaya çıkan siyasî ve dinî ihtilâflar yüzünden daha küçük bir nüve etrafında toplânılmıştır.  Kara Avrupası Birliğinin gerçekleştirilmesi fikrî olmuş, başta İngiltere olmak üzere kuzeyin Protestan ülkeleri bu birliğin dışında tutulmuştur. Nitekim, Roma Antlaşmasına tekaddüm eden devrelerde yine Roma’da akdedilen Dünya Katolik Kongresinde bu fikir işlenmiştir. Zamanın üç büyük devlet adamı bu kongrede bulunuyordu. Bunlar İtalyan Başvekili Det Gasperi, Fransız başvekili Sehuman ve Almanya başvekili Adenhavor’dır. Bu sebeple Avrupa Birliğinin ikiye ayrılmasında siyasî fikir ve kudret çekişmeleri kadar, dinî mülahazalar da rol oynamıştır. Hakikaten Ortak Pazar tatbikatı içinde katolik Avrupa kudret kazanmıştır. Protestanlar bu hareketi Roma İmparatorluğunun ihyası gayretleri şeklinde vasıflandırmış ve tenkit etmişlerdir

Nitekim, Ortak Pazarın kuvvetlenmesi ile Batı Hristiyan dünyasında sanayi ihtilâlinden bu yana süregelen protestanların hâkimiyeti dengelenmiştir. Bilindiği gibi kapitalizmin gelişmesi daha ziyade protestan Yahudi işbirliği ile gerçekleşmiştir, ikinci harbden sonra Almanya ikiye bölününce, protestanların çoğu doğu Almanya’da kalmış batı Almanya’da katolik bir başbakan olduğu için De Gaulle ile işbirliği yapmış Fransa-Almanya yakınlığı artırılmıştır, İngiltere’ye cephe alınmıştır. ABD’de katolik Kennedy’nin Amerikan tarihinde ilk defa olarak Cumhurbaşkanı olması dengeyi katolikler lehine takviye etmiştir.

Almanya’da protestan Erhardt işbaşına gelince İngiltere ve şimal ülkelerinin Ortak Pazar’a girişini savunmuştur. Sosyal Demokrat W. Brandt da aynı yoldadır.

Bu çatışmada Siyonistler ilk anda protestanların tarafını tutmuşlardır. Bilahare Ortak pazar kuvvetlerince ona hulul ederek içerde müessir olma imkânlarını araştırmışlardır. Siyonistlerin de yardımıyla De Gaulle iktidardan düşüp yahudi Roçilde’lerin eski umum müdürlerinden Pompido iş başına geçince Fransa’nın, İngiltere ve protestanlara karşı tutumunu yumuşatmaya çalışmışlardır. Bütün bu izahat şunu ifade etmektedir: Avrupa Birliği bir hristiyan birliği olarak çekişmeler yüzünden ilk anda gerçekleşemeyince, katolikler ortak pazarı kurmuşlardır. Bu yüzden de perde arkasında katolik-protestan çekişmesi başlamıştır. Avrupa Ortak Pazar Birliğinin temelinde dinî duygular ve inanç sistemleri yer almakta ve rol oynamaktadır.

Bu durum karşısında Türkiye için sorulacak sual şudur: Böyle bir camia içinde halkının % 99’u müslüman olan bir Türk Milleti nasıl yer alacak nasıl kaynaşabilecektir? Kanaatime göre böyle bir birleşme gerçekleşirse kaynaşma tek taraflı olur ve müslüman Türk Milletinin eritilmesi inanç sisteminin yıkılması, zayıflaması nötralize edilmesi şeklinde cereyan eder.

Türkiye’de İslâmî inanç sistemi ve dünya görüşünün yıkılmasını isteyenler, Türkiye’nin bu mülahazayla ortak Pazara girmesine taraftar olmaktadır. Laikliği dinsizlik veya dine karşı lâkaydı, kayıtsızlık şeklinde tefsir edenler veya batılılaşmayı, Batının maddî medeniyet ve tekniğinin çok ilerisinde Batı hristiyan dünyasının inanç ve kültür sistemini benimsemek şeklinde anlayanlar, İslâmiyeti gelişmemizin engeli telakki eden ve fakat bu fikir ve kanaatlerini açıkça ifadeden çekinen kozmopolit zümreler Türkiye’nin ortak pazara girmesini bu gayelerin gerçekleşmesi yönünden hararetle savunmaktadırlar.

Şu halde, Ortak Pazar Camiası hristiyan inanç ve kültür sistemini benimsediğinden, Türk-İslâm kültürüyle bağdaşamaz.

Bu açıdan Ortak Pazara girişin, meselâ, Yunanistan için Türkiye’den farklı bir mânâ taşıması normaldir. Yunanistan için Ortak Pazar’la inanç ve kültür çatışması söz konusu olmadığından mesele, sâdece iktisadî yönden tetkiki gereken bir konu olarak ele alınabilir. Fakat Türkiye için meselenin temel hars, kültür ve inanç sistemi bakımından, tamamen farklı bir camianın içine girmenin ve orada zayıf, küçük ve idare edilen bir ünite olarak kalmanın doğuracağı kısa ve uzun vadeli sonuçları yönünden incelenmesi gerekir.5

Bu fikirler bundan tam otuz yıl önce ileri sürülmüştür. O dönemlerde bazı yakın dostlarımız dahi bu fikirlerde fazla hassasiyet neticesinde mübalağaya kaçıldığını, esasında Ortak Pazarın sadece iktisadî ve ticarî boyutu olduğu noktasında kalıyorlardı.

Fakat, hadise zamanla bizim endişelerimizde haklı olduğumuzu teyit edecek şekilde gelişti ve ortak pazarın ortak bir devlet siyasî ve kültürel entegrasyon yapısı belirlenmeğe başladı. Nihayet 1987’den sonra AET (Avrupa Ekonomik Topluluğu) ibaresi yerini “AT” yani “Avrupa Topluluğu” na bıraktı. Konu iktisadî bir olay olmaktan çıktı. Supra Nasyonel karakteri belirlendi.

Hele son altı ay içinde Doğu Avrupa’daki değişmeler neticesinde hadiseler sür’atle gelişti. Bir yandan Avrupa’nın siyasî entegrasyonu, “Tek Senet”, “Tek Pazar” kavramından “Avrupa Konfederasyonu”, “Avrupa Evi” kavramlarına kayarken, bir yandan da Protestan-Katolik-Ortodoks kiliselerinin işbirliğinden sözedilir oldu. Avrupa Birliği Kiliseler Birliğinden geçer sözleri Avrupa gazetelerinin manşetlerinde görülür oldu.

Ortak Pazar ülkeleri Türkiye’nin talebini reddederken, diğer sebepler yanında açıkça Türkiye’nin müslüman oluşunu, başka bir kültüre mensup bulunuşunu, en yetkili kişilerinin ağzından ifade etmekten çekinmedi. Bu da 20-30 sene önce izhar ettiğimiz endişelerin bir kehanet olmadığını, sadece olaylara basiret nazarıyla bakmak geretiğini göstermektedir.

7. Avrupa Birliğinin, Türkiye’nin müracaatını reddeden gerekçesinde evvelden beri söz konusu edilen iktisadî sebepler dışında ilk defa olarak Kıbrıs gibi siyasî meselelerimize, Ermeni ve azınlık meselesi gibi bizim hükümranlık haklarımızla, devletimizin ve milletimizin bütünlüğü ile ilgili konulara temas edildiğini esefle görmekteyiz. Bu da Batı ülkelerinin zamirlerini erken göstermeleri bakımından faydalı olmuş, şu ana kadar gaflet uykusunda uyuyanların İnşallah uyanmalarına vesile olmuş olur.

Cevabî yazının 38. paragrafında, insan hakları ve azınlıkların kimliğini tanıma konusunda, Türkiye’deki gelişmelerin yeterli olmadığı vurgulanmakta,

39. paragrafta Türkiye’nin siyasî entegrasyonu açısından Kıbrıs konusunda, Ortaklık üyelerinin tatmin olmaması için, müstakil, bağımsız ve bağlantısız, bölgelere ayrılmamış bir Kıbrıs’ın varlığının kabul edilmesi şartı ileri sürülmüştür.

Bu durum şunu açıkça göstermektedir ki, Avrupa Birliği, Türkiye’ye siyasî bakımdan destek yerine köstek olmakta, kültürel ve dinî yönden hristiyanlık taassubundan kurtulamamaktadır.

Avrupa komisyonunun bu müstağni tutumu karşısında Türkiye’nin yeni alternatifler araması gerektiği hemen her kesimde benimsenen bir görüş haline gelmiştir. Akıl için tarik birdir derler. Nihayet zaruretler bizi doğru yola sevketmektedir. Hakikaten son altı ay içinde dünyanın siyasî, iktisadî ve ideolojik açıdan mevcut statükosunun baş döndürücü bir sür’atle değişmesi sonucunda, adetâ bütün ölçüler, değerler ve hesaplar sarsılmıştır. Bu sürekli ve sür’atli değişme bu değişime ayak uydurabilecekler için büyük ve yeni imkânlar ortaya çıkarırken eski dengeleri ve rotasyonları da sarsacak bir ortam geliştirmektedir. Rusya ye doğu blokundaki gelişmeler sonucunda, Türkiye için geniş ve müsait pazarlar ortaya çıkarken Avrupanın değişen yapısı, doğu Avrupa’nın batı Avrupa’ya entegrasyonu ve iki Almanya’nın birleşmesi temayülü, yolların tıkanır göründüğü bu rotada Türkiye’nin stratejisini yeniden düzenlemesini zarurî kılmaktadır.

Türkiye’nin doğru yolu bulabilmesi için çok dikkatli, akıllı, bilgili ve serinkanlı davranması gerekmektedir. Dış iktisadî ve ticarî münasebtelerin dış siyasetle olan ilişkisi dikkate alınarak çok yönlü bir dış siyasetin takip edilmesi AT dahil tek bir siyasi ve iktisadi gurup veya bloka bağlı kalınmaması, doğu-batı münasebetlerinin yumuşadığı bu dönemde tutulabilecek en makul yoldur. Türkiye’nin jeopolitik yapısı bunu hem gerektirmekte, hem de mümkün kılmaktadır. Şöyle ki:

1. Türkiye bir yandan Avrupa (batısı ve doğusu) ile iktisadî ve ticarî münasebetlerini, dış ticaret hadlerini en azından dengeleyecek şekilde akıllı ve bilgili davranarak üst düzeyde tutmaya azamî gayreti sarfetmelidir.

2. Diğer yandan İslâm Dünyası ile ticarî ve iktisadî münasebetlerini en üst düzeye çıkarmak için bu ülkelerle üst düzeyde Karma Ekonomik Komisyonlar (KEK) teşkili yoluyla sağlanacak ikili anlaşmalar yanında, İslâm Konferansı (İSEDAK) çerçevesinde çok taraflı münasebetlerini geliştirmektedir. Çünkü bu ülkelerle olan dış ticaretimizde, hem sanayi mamullerinin payı yüksektir, hem de dış ticaret hadleri lehimizde seyretmektedir. Üstelik bu ülkelerle ticaretimiz Batının alternatifi olmayıp, batı ile mevcut olan ticaretimize ilâve bir boyut eklemekte ve hattâ Batı ile iktisadî münasebetlerimizde pazarlık gücümüzü arttırmaktadır.

İSEDAK çerçevesinde ele alınan belli başlı projeler üzerinde ve özellikle:

a) İslâm Ülkeleri arasında tercihli tarifeler sisteminin uygulanması, b) Milletlerarası ticarî bilgi akışı Merkezinin kurulması, c) İslâm Ülkeleri arasında İhracat Sigortası sisteminin kurulması, d) İslâm Kalkınma Bankası içinde kurulmuş olan orta ve uzun vadeli Kredi mekanizmasının işletilmesi gibi konularda Türkiye’nin inisiyatifi elinde bulundurması uygun olur.

3. Rusya’daki Glasnost ve Perestroika politikası neticesinde genişleyen iktisadî imkânları hem Sovyetlerdeki yatırımları ve ihaleleri arttırarak, hem Türkiye’de müşterek yatırımlara girerek geliştirme trendini devam ettirmeliyiz. Uzun vâdede Sovyetlerdeki Türk müslüman Cumhuriyetlerle ticarî ve iktisadî münasebetlerimizi geliştirme potansiyelimiz yüksektir. Bunun için önce Cumhuriyetlerle ulaşım, haberleşme ve finansal münasebetler (bankacılık) tesis etmek suretiyle alt yapının geliştirilmesi gerekmektedir. Aynı şekilde Çin ve uzak-doğu ülkeleri (Japonya) ve uzak-batı ülkeleri (ABD) ile yeni imkânların getirdiği fırsatlar değerlendirilmelidir.

Bütün bu tedbirlerin düşünülmesi, plânlanması ve uygulanması sırasında, demokratik sürece riayet edilerek siyaset ve bürokrasideki karar mekanizmalarında görev yapan yöneticilerle, kararların muhatabı olan uygulayıcılar ve topyekün millet arasında karşılıklı diyaloga, azamî ölçüde riayet edilmesinde ve Türk milletinin aklı selimine güvenilerek, hayatî kararlarda ona danışılmasında büyük faziletler vardır.

V. Özet ve Avrupa Birliğine Üyelik Sürecinde Son Durum

Avrupa Birliğine Türkiye’nin üyelik macerası şöyle özetlenebilir: Altı devlet biraraya gelerek bir grup kurarlar. Bu birliğin normlarının  tespit etmişler. Tedricen  bu normları geliştirerek önce (AET) Avrupa Ortak Pazarı adını vermişler, sonunda bunu (AB) Avrupa Birliği seviyesine çıkarmışlar, üzülerek bir para birimi kabul etmişler (EURO) ve Federal bir Avrupa destekli haline geçme hedefini benimsemişlerdir. ABD gibi  bütün Avrupa devletlerini bu çatı içine alma amacını da benimsemişlerdir. Üye sayısı altıdan başlayıp tedricen onikiye, onbeşe ve Mayıs 2004’te yirmibeşe ulaşmış durumdadır. Sırada Romanya, Bulgaristan ve Hırvatistan vardır. Yeni üyelerin birliğe alınma süreci şöyle oluyor: önce yeni üyeler bu metindeki ve siyasi birliğe girmek isteğini bir siyasi irade beyanı ile bildirip müracaatını yapıyor. Birlik te 5 üyeyi prensip alarak üyeliğe kabul ettiğine mukabil bir siyasi irade beyanı ile bildiriyor. Karşılıklı uyan irade beyanları olumlu olunca üyeliğinin ilk safhası gerçekleşmiş oluyor. Bu safhada iki taraf ta siyasi iradesini beyan etmeden önce karşıdakinin durumunu, kendi durumunu, siyasi, iktisadi, sosyal, kültürel, dini vs. bütün şartları açısından, yani olayı faktörler yönünden inceliyoruz. Taraflar bu incelemeyi kendi içinde hafi (gizli) olarak yapıyor. Bu süreçte bir aleni müzakere safhası yoktur. Bu safha bir tüzükte  olmalı gibidir. Sonuçta tarafların kararları objektif kriterlere dayalı olsa da sübjektiftir. Alt faktörlere vize aldıktan sonra siyasi iradesini olumlu veya olumsuz beyan edebilir. Taraflar olumlu beyanda bulunursa, birinci adım olan müzakere safhası başlar. Bu safha iki tarafın mevzuat meramlarının birbirine uyumlu hale getirilmesi safhasıdır. Bir tarafta ultranasyonal bir birliğin üyelerinin sırasıyla oluşturulmuş, siyasi, iktisadi, sosyal, kültürel, vb. çeşitli alt kesimlerden oluşmuş binlerce sayfalık ortaklık kaidelerini ihtiva eden ve hukuki  yapıya dönüşmüş normları vardır. Diğer yanda da üyeliğe müracaat eden devletin kendi devlet ve toplum yapısı ile ilgili normları vardır. Bu uyum sürecinde prensip olarak, ultranasyonal birliğini normların her üye için değiştirmesi söz konusu olmayacağına göre, yeni üyenin kendi normlarının birliğini normlarına uyumlu hale getirmesi söz konusudur. Binlerce sayfalık bu normların müzakeresi de zaman alır, ayrıca ve yıllarca sürebilir. Bugüne kadar müzakere safhası ne kadar uzarsa uzasın olumsuz bir sonuç çıkmamıştır. Yalnız prensip olarak yeni üyelerin kendi normlarını değiştirmesi söz konusu olsa da bazen yeni üye ülkeye bazı istisnai ayrıcalıklar tanınabilir. Mesela Fransızlar Afrika’daki eski müstemlekeleri olan ülkelerle münasebetlerini düzenleyen ayrıcalıklı hükümleri kabul ettirdikleri gibi İngilizler de coummouwealth ile münasebetlerini muhafaza eden ayrıcalıklı hükümleri kabul ettirebilmişlerdir. Türkiye''nin durumuna gelince, Türkiye altı ülke tarafından birliğin kurumlaşmasından az sonra Yunanistan''nın ardından 1959 Temmuz ayında AET''ye müracaat ederek üyelik hususundaki siyasi iradesini beyan etmiştir. Birlik ise buna olumlu bir siyasi irade beyanı ile cevap vermiş ve 1964''te Ankara Antlaşması yapılmıştır. Bu anlaşmaya göre Türkiye''nin üyelik müzakereleri safhası geçiş dönemi, adaylık dönemi ve üyelik safhası olarak yıllar itibariyle detaylı bir telerime bağlanmıştır. Her safhadaki müzakere konuları belirtilmiştir. Taraflar bu süreci başlatmış, fakat sonuçta her iki tarafa ait sebepler sonucunda 1985''te bu anlaşma olumsuz ve yarım kalmıştır. 1987''de rahmetli Özal zamanında Türkiye yeni bir siyasi irade beyanı ile yeniden üyeliğe müracaat etmiştir. Avrupa Birliği bu müracaata 2 sene sonra 1993''e kadar müzakere tarihi veremiyeceklerini belirtmişlerdir. Yani birlik, siyasi irade beyanını muğlak bırakmıştır. Hayır deyip red etmemiştir. Evet deyip bir müzakere tarihi  de vermemiştir, sebep olarak 1993''e kadar istisnalar hariç AT tarafından yeni üye alınmayacağı belirtilmiştir. Türkiye müracaatını, yani siyasi irade beyanını geri çekmemiş, karşı tarafın cevabını beklemiştir. 1987''den bu yana onyedi yıl geçmiştir. AT ismini AB yapmış, fakat Türkiye''ye müsbet veya menfi bir cevap verilmemiştir. Yani AB, Türkiye''nin üyeliğini ne reddetmiş, ne de kabul etmiştir. Bunun manası, üçüncü bir yolu tercih etmiş olmalarıdır. O da Türkiye''yi oyalamaktır. Bu tutum da dürüst bir davranış değildir, Türk hükümetleri de kararlı davranmamıştır. Nihayet 2002 Kasımında iş başına gelen iktidar, bu işe ağırlığını koymuş ve AB 2004 Aralığında siyasi iradesini beyan edeceğini bildirmiştir. Bu arada kabul ettikleri bazı kriterleri ortaya atarak bir nevi aleni müzakere süreci başlatmışlardır, ki bu doğru değildir, zira bu safhada, yani siyasi irade beyan safhasında taraflar birbirini zorlama hakkına sahip değildir. İncelemesini kendi içinde hafi olarak yapar, sonucunda iradesini beyan eder. Halbuki AB, iradesini beyan etmeden, siyasi platformlarda bazı siyasi konuları aleni pazarlık sahasına itmektedir. Bu sürecin mantığına uygun bir davranış değildir. (Kıbrıs meselesi, Kürt meselesi, Azınlıklar meselesi gibi). Ayrıca Türkiye''nin, üye olmak isteyen diğer ülkelerden farklı bir özelliği de vardır. Türkiye 1964 Antlaşmasından sonraki geçiş ve adaylık dönemlerinde Gümrük Birliğine geçiş safhasında birçok mallarda, tedricen      karşılıklı  gümrük indirimine gitmiştir, bununla da kalmamış, AB ile Gümrük Birliği anlaşması imzalamıştır. Türkiye üye olmadan AB ile Gümrük Birliğine giren tek ülkedir. Yani AB, Türkiye''ye karşı 2004 Aralığında olumlu bir siyasi irade beyan eder ve müzakere safhası başlatırsa, bu sürecin en önemli bölümü olan Gümrük Birliği zaten gerçekleşmiştir. Müzakere edilecek konular siyasi, hukuki, sosyal ve kültürel mes''elelerdir. Dikkat edilirse, AB''den Türkiye''ye karşı ileri sürülen olumsuz sebepler arasında hiçbir iktisadi konu yoktur. Çünkü o safha zaten geçilmiştir. Türkiye üye olmadan, Gümrük Birliğine girdiği için bugüne kadar 70 milyar dolar açık vermiş bulunmaktadır. Kanaatimce Türkiye''nin takip etmesi gereken çok yönlü ve şahsiyetli bir dış politika olmalıdır. Önce komşularıyla iyi geçinmeli, pürüzlerimizi halletmeliyiz, sonra İslâm Dünyasıyla İslâm Konferansı (OIC) çerçevesinde ve Türk Dünyasıyla (ECO) münasebetlerimizi geliştirmeliyiz. KEİB içindeki ülkelerle dostluğumuzu perçinlemeliyiz. Ayrıca dünyanın lideri olan ABD ile iktisadi münasebetlerimizi geliştirmeliyiz. Büyük komşumuz Rusya ve uzak doğunun güçlü ülkeleri olan Çin ve Japonya ile de ilişkilerimizi sıcak tutmalıyız. Bu çerçeve içinde de, İngiltere ve Fransa gibi AB sürecinde özelliklerimizi ihtar eden ayrıcalıklı şartlarla AB ile entegrasyona gitmeliyiz. Esas üzerinde çalışmamız gereken konular müzakere safhasındaki mes''elelerdir. Bunlar da öyle devralındığı gibi yıllarca sürmezse, (oyalama taktiği uygulanmazsa, kısa sürede biter, zira Gümrük Birliğine dahil olduğumuz için, sürecin uzaması aleyhimizedir). Müzekere safhaları için AB''nin normlarını çok iyi incelememiz ve kendi normlarımıza intikal ettirmek için her konuda ciddi bir hazırlık içinde olmamız gerekir. 2004''te kesin bir cevap alınmazsa, daha fazla oyalanmak doğru olmaz. Türkiye bu durumda Gümrük Birliğinden çıkacağını da ima etmeli ve red cevabı alırsa Gümrük Birliğinden çıkarak yukarıda belirtilen çok yönlü ve şahsiyetli dış politikasını yeniden dizayn etmiş olur.